
Ağılözü ilkokulunun güzel çocuklarından biri Semra. Utangaç. Hemen sokulmaz insana. Ama kaçmaz da. Uzakta durup tüm sıcaklığı, saf, temiz, meraklı çocuk yüreği ile bekler. Türkçesi çok iyi değil. Kardeşlerine bakıyor, annesine yardım ediyor, dağa keçi sağmaya çıkıyor. O yaşam mücadelesinde annesine babasına omuz vermiş bir küçük kız.
Öğretmenden korkusuna annesi okula gönderiyor ama güzel sesli, güzel gözlü Semra’nın çalışacak zamanı olmuyor ki. Çocuk olamadan büyüyecekti öğretmeni de olmasa. Eğitim mücadelesi veren, hele de kız çocukları okusun, yazgılarını eline alsın diye gecesini gündüzüne katan bir genç, Cumhuriyet öğretmeni olmasa!
Semra Avcı
Köyün şatosu oturdukları ev. En tepede, en uzakta.
Yine gelmemişti, her zamanki gibi bir öğrenci gönderip çağırdım. Buna karşın gelmedi. Çaresiz düştüm yola.
Oturmuş plastik bir kovanın üstüne, önünde yığılı tabak çanak. Evlerinin önünde, toprağın içinde bulaşık yıkıyor. Beni görünce ne yapacağını şaşırdı, heyecanlandı, korktu, olduğu yerden kalkamadı.
Hadi kızım anneni çağır.
Yine Türkçe bilmeyen bir kadın. Benim söylediklerimi anlıyor ama Kürtçe yanıtlıyor. Yanıma öğrencim Necati’yi çevirmenlik yapsın diye almıştım.
Bu bulaşık senin işin mi yoksa bu kızın işi mi? Yüksek sesle konuştum, o gülerek yanıtladı.
Hastayım da o yüzden.
Genç bir kadındı.
Kaç yaşındasın, kaç çocuğun var?
Yirmidört yaşındayım, altı çocuğum var, yedinci de karnımda.
Ben de yirmidört yaşındayım, daha evli bile değilim. Utanmıyor musun! Bu çocuklara acımıyor musun? Bakamıyorsun, nasıl bu kadar çok çocuk yapıyorsun?
Acı acı güldü.
Devlet çocuk için para veriyor ya, yoksa nasıl geçineceğim!!! Bana para versin ben de çocuk yapmayım!
Sinirden deli oldum.
Bana bak, bir daha bu kızı okula göndermezsen çok kötü olur!
Daha sözümü bitirmiştim, Necati çevirmeye anca başlamıştı ki, araya girdi.
İki gün sonra hayvan sırası bizde, bilesin hiç gelmeyecek.
Semra hazırlanırken ben de şöyle bir evi dolaştım. Aslında büyük bir ev ama düzen yok. Kocaman iki odası var. Odalardan birinde bir buz dolabı, başka bir şey yok. Diğer odada bir yatak, tavandan sarkıtılan ipe asılmış bir beşik ve içinde yaşı dolmamış bir bebek. Odada ağır bir koku, her yerde çocuk. Televizyon yok. Bir de onun şikayetini yaptı.
Çocuklara haber izleme ödevi veriyorsun.
Evet veriyorum.
Okuldan gelince kız iş yapmıyor. Komşunun evine gidip haberleri izliyor. Bana televizyon ver madem, evinde izlesin.
Semra’nın elinden tuttum, okulun yolunu tuttuk. Biraz konuştuk.
Öğretmenim annem hasta, hayvanlara benim gitmem gerek. Ev işlerini de ben yapacağım.
Eğer annen seni okula yollamazsa onu mahkemeye vereceğim.
Başladı ağlamaya. Annemi mahkemeye verme öğretmenim.
Ne yapacağımı bilemedim. İçini çeke çeke ağladı. Böyle zamanlarda daha iyi anlıyorum. Buraya hayatı öğrenmeye gelmişim.
Sarı saçlı, güzel gözlü kızım, bize son derslerde Kürtçe türküler söyleyen, kadife sesli, içli Semra’m. Sanki küçük bir anne. Kardeşlerine bakıyor, ev işlerini görüyor, annesini düşünüyor. Anca okula geldiğinde çocuk olduğunu anlıyor, o yüzden olsa gerek çok seviyor okulu. Aslında üçüncü sınıfta olması gerekirdi ama birinci sınıfta. Bu yıl evlerde okula gidecek çocuk taraması yaparken gördüm onu. Evleri o kadar yukarda olmasa daha önce görür, kapar getirirdim okula.
Ne olacak Semra’mın hali?
İnsan Hakları İhlali başvurusu yaptım elbette. Bakalım ne yanıt gelecek!