|
|
Marks'ın Kemikleri SızlarkenKategori: Felsefe | 1 Yorum | 14 Şubat 2008 14:23:51 İlkel dinler, insanoğlu'nun aklının yetemediği, gözüyle göremediği, paranormal aktiviteler karşısındaki çaresizlik eylemiyle zaruretten doğdu. Sosyal bir varlık olan insan, zaman ve mekanın haritalaştırdığı coğrafyalarda, filozofi / dogmatik söylemli ahlak ilkelerini zamanla kurumsallaştırdı.
Klanların ilk ahlak ilkeleri böyle yazılırken ardından gelişen insan aklı, hümaniter dinleri yada bugün din demediğimiz çeşitli felsefi görüşlerle toplumsal ahlak ve otoriteyi korumaya çalıştı. Günümüzde ise din, 3 otoriter veya semavi diye adlandırdığımız vahyi esaslara dayalı, apokaliptik, rasyonel bilimlerle zaman zaman karşı karşıya gelen ve özellikle de dünyada adına savaşlar çıkarılan, kutsallığı az sayıda gerçek inanırca benimsenmiş politik araçlara dönüştürüldü. L. Durrel İskenderiye dörtlüsü’nün Justine kitabında geçen bir bölümde şöyle yazıyordu; “Filozof bildiğini yazmakla görevlidir. Bilge ise bildiğini gizlemekle”… Günümüz insanı filozofluğa fazlasıyla soyunmuş durumda. Bilgeliğin para etmediği bir yüzyılda herkes, hepimiz, ben de dahil bildiğimizi sanıp, yazıp-çizip, konuşup duruyoruz. Siyaset bir bilimdir. Bilim, elimizdeki materyal her ne ise onu formüle eder. Elimizdeki materyal siyaset ise siyaset bilimin amacı, insan hayatını kolaylaştırmaktır. Ama burada bir yanlış var. Yaşadığımız yüzyılda egemen siyaset kapitalizm ve bu siyaset bazı sermaye gruplarının cebini doldurmak üzere formüle edilmiş. Günümüz dünyasında ne ‘sağ’ artık sağ, ne de ‘sol’ artık sol… Artık ortada bir kavram var onun da adı para yani kapitalizm… Bu yaz yitirdiğimiz sosyolog ve filozof Ulus Baker’in “Marx’ın bir çift sözü var” adlı makalesini okurken dikkatimi çekti; Baker, Marx’ın 3 sözü üzerine kurgulamış bu yazıyı. İlk söz “De te fabula Narratur”, yani Türkçe söylersek, “Senin hikayen anlatılıyor”… Bu ünlü söz ilkçağ şair ve filozoflarından Horace’ye ait olmasına karşın Baker, Marx’ın ‘Kapital’inin ön sözünde yer aldığından olsa gerek, bu ünlü aforizmayı makale boyunca yine Marx’la ilişkilendirmiş. Marx’tan ‘De te Fabula Narratur’a gönderme ise şudur; “Alman işçisi! İngiltere’deki kapitalizmden ders al. Almanya’da durum daha iyi diyorsan hiç öyle sanma, aslında burada “Senin hikayen anlatılıyor”… Ben de buradan yola devam edeceğim. Din, yukarıda da belirttiğim gibi günümüzde genel olarak sosyal, ekonomik ve politik anlamda kurumsallaşmış bir devlet modeline hizmet eden bir olgu haline geldi. Şimdi dönüp kendimize diyelim ki, “De te fabula Narratur”… Biz, Türk ulusu olarak, Orta Asya’dan Batı’ya göç ettiğimiz dönemlerde İslam’ı benimsemiş bir ırkız. Türkler, Anadolu’ya girdiklerinde dine ve siyasete batı formülleri ile bakma perspektifini geliştirmişlerdir. Aslında bu devam formüllü siyaset perspektifinin çok basit bir nedeni vardır. Hıristiyanlığın, tarihsel süreçte İslam’dan önce geliyor olması… Önce gelen diğerlerine model olur. Şamanlık ve doğu filozofisinden gelen Türk halkları –ki Buddha’nın bile bir Türk kavmi olan Saka boyundan geldiğini savunan araştırmacılar var- savaştıkları halkların din geleneğinden gelme dünya vizyonlarını, iktidar politikalarını zaman içersinde artarak benimsediler. Tarihte Türkler, İslam öncesi Budizm, Şamanizm, Manihaizm, Nasturilik hatta -Hazar devleti- Yahudiliği bile benimsemişlerdir. Bu ‘Zelig’ modeli değişim günün koşullarında kaçınılmaz bir süreçti belki de ancak bu etkileşim tarih boyunca sürdü ve sürmekte… Oysa ideal ve pratik olan; her kültür kendi coğrafyasında güzeldir, her kültür kendi nefesiyle yaşam bulur. Başkasının değil… Bugün dünya siyasetinde söz sahibi olamayışımızın nedenleri tarihte aranmalıdır. Yukarıda bahsettiğim kronolojik sıralamada geride olmamız, siyasetteki geriliğimize mazeret olabilir mi? “De te fabula Narratur”un verdiği mesaj aslında şudur; “Geçmişten ya da benzerlerinden ders al”… Hıristiyan Avrupa, İznik konsili ile politik bir yapılanmaya girerken, henüz Türk boylarının girmediği Anadolu’da kilise otoritesi tarafından düzenlenen ekümenik konsiller özellikle de Efes konsili ile Hıristiyanlık bir dinden çok politik bir kurum halini aldı. Apokaliptik metinler yok edildi, birçok koptik apokrif yazıt gnostik ilan edilerek yakıldı ve Kilise’nin otoritesini kurumsallaştıran Eski Ahit’te 39 bölüm; Yeni Ahit’te 4 kitap, ardındaki 22 mektup ve Vahiy bölümleri kanonik sayıldı. İncil, sanki bir masal kitabı ile değiştirildi. Kilise’nin Vatikan’a taşınması ile ortaçağ karanlığını ve engizisyonunu yaşayan Avrupa’da gelişen toplumlar arasında ateizm veya dinin nesnelleşmesinin de ayırtına bakılmaksızın, yeni yaşam formülleri ve toplum ideolojileri; akıl çağı sancıları ile kilisenin karşısında sonradan adına “Sol” diyeceğimiz bir sivil hareket ve ardından kurumsallaşma ile kendini göstermeye başladı. Gerisi hepimizin bildiği ilahi komedya; modern dünya politikaları. Ancak biz o ilahi komedyaya çok geç katıldık. Her yol bizi sonunda vahşi kapitalizmin kucağına getirip bırakıyor. Özellikle 19. yy’da İngiliz sosyal reformist Robert Owen ve ardılları için kullanılan sol terimi, yine Fransa’daki Saint Simon, Fourier gibi işçi ve emek sınıfından gelme filozoflarca paylaşılan reformist düşünce akımlarıyla da özdeşleşiyordu. Sol söylem ve onu var eden idea, bir bakıma kapitalizm ve günümüz neoliberal ekonomileri ile o gün bugündür organik ve psikolojik bir savaşın içine girdi. Bugün Sağ dediğimiz din tarafının yani Kilise’nin yasakladığı tefeciliğe karşı yine bir dini formülle –reformcu Protestanlıkla- Luther ve Calvin öncülüğünde ortaya çıkan kapitalizm, o günden itibaren din yani otoriter dogmatik inançla doğal olarak tabanda ayrıldılar. Bu sistem ise günümüzde vahşi, global, sömürücü sermaye gruplarını getirdi koydu önümüze. Diğer yanda Marx’ın formüle ettiği meta anlayışını daha sonradan (19. yy sonları ve 20 yy başlarında) Marxistler yeni bir ekonomi politiği haline getirerek sendikacılık, oradan bir siyasi model ve bir devlet politikasına dönüştürdüler. Emek ve üretici sermayenin, sermaye düzeni içinde bir bütün olduğunu söyleyen Marx, emeği sermayeden ayırmadı. Ancak “Kapital” adlı eser, zaman ve koşullar çerçevesinde yorumlayıcılar tarafından değerin, emeğe indirgenmesi kaydıyla değiştirildi. Bugün itibarı ile vahşi kapitalizmin karşısında duracak gerçek bir Marksizm kalmadığı için neoliberalizm, rant sermayedarlarının parolası oluverdi. Özellikle sosyalizmin yıkılması üzerine ticareti devlet tekelinden alma esasına dayalı neoliberalizm dünyada bayrağını açtı. Marx ise gerisinde dünyaya bir anlayış ve sendika gücünü bıraktı. Her ne kadar birçok ‘çok uluslu sermaye’ sendikalı işçilere iş vermese dahi. Öte yandan Ulus Baker, yazısında Marx’ın “Din halkların afyonudur: …ruhsuz bir dünyanın ruhudur” sözlerini Marx’ın ve genel olarak 19. yüzyıl Avrupa sosyalist kültürünün hiçbir an cebelleşmekten geri durmadığı dinin modern paradoksunu ve hakikatle ilişkinin yepyeni bir tanımı ve Modern insanın, “hakikatin” kölesi olmaktan çok “hakikatin yapısı”nın kölesi olduğu şeklinde yorumluyor. Ne güzel bir tespit! Dini çevrelerce fazla materyalist bulunan Marx’ın bu aforizması benim baktığım taraftan çok da kırıcı gelmiyor. Kaldı ki, afyon o yüzyılda bir uyuşturucu değil, o günün tıbbında kullanılan bir ilaçtı. Yine de Marx adına yorumlamamak lazım. Ancak Marx tarafından yapılan her iki saptama da tamamen insan merkeziyetçi (humancentric) kör birer saptama mı acaba? Dünyanın sadece insanlara ait olmadığını unutmamak lazım. Dünyaya ruh veren sadece insanoğlu veya ona inen din kitapları değildir. Din zırhıyla kuşanmış çok uluslu sermaye tiranlarının maşası olmamayı öğrenen her bir özgür irade, çağdaş akıl toplumunun yücelmesinde emek sahibi olacaktır.
YorumlarUmit Dagitan
{ 15 Şubat 2008 01:59:07 }
Yigit Uygur'un bu ikinci yazisi da birincisi gibi mukemmel. Gerci bu yazilara bilmis bilmis iyi, kotu, ehh iste seklinde benim gibilerin degerlendirme ve not verme hakki var midir emin degilim.
Diğer Sayfalar: 1. Bence artik Yigit bey asmis - dedigi gibi bilge olmasa da feylezof olmus (yahut da yaklasmis :-). Ben mukemmel derken, konu secimi, temel bilgilerin kullanimi, arastirma, yaziyi bina etme, fikir tutarliligi, hedeften sapmama gibi teknik yonlerin yanisira insana ve diger canlilara deger verme, dunya duzeninin iyilestirilmesi icin kafa patlatma, haksizliklara karsi savasma gibi yonlerini de dusunuyor ve evet guzel yazmis, helal olsun diyorum. Bu gunlerde Marx'i anlamak, dinlerin ve ekonominin olusumunu paranaturel, sosyal ve psikolojik acilardan arastirmak, Neoliberalleri ve o tur hastalikli kavimlerin tarihsel gelisim ve serpilislerini inclemek bence cok daha onemli hale geldi. Ayrica soylemeye hic gerek yok - Ataturk'u arastirmak, anlamak, bugune kadar emperyalizme belkide en buyuk savasi vermis ve onu maglup etmis bir nadir insanoglu olarak onun yasamindan dersler cikarmak bence cok onemli. Yigit'in bu ikinci yazisi cok daha agir konulari iceriyor ve boyle yazilarin okunmasi da bir o kadar agir oluyor. Fakat dogru sarkiyi dogru perdelere basarak caldigi surece ben dinlemeye ve de yine mukemmel calmis demeye devam edecegim. Emeginize saglik Yigit bey, Umit Dagitan
Yorum Yazın
|
| Tüm Yazarlar |
|