
İki eski dost, yaz dostları sabah yürüyüşünde karşılaştıklarında el sıkışıyorlar. Dile kolay, yirmi sekiz yıldır her yaz... Gitmek mi zor kalmak mı zor, o sabahı gel bana sor, diyor neşeyle uzunca boylu, iri yapılı olanı. Öteki, gözlüklü tıknaz olan gülüyor gevrek gevrek. Sormamışsın hiç kimseden, pek üzgünmüşsün giderken, arayıp durmuşsun beni, kimseye belli etmeden... Belli ki bir şakayı paylaşıyorlar sabah yedide deniz masmavi ve öylesine dinginken. Biri bir yana öteki öbür yana yürüyor sonra denize paralel yolda. Hep bir giden var, bir de kalan...

Orman yolu her zaman olduğu gibi sessiz sabahın bu erken saatinde. Ağustos böcekleri birbirleriyle yarış edercesine ötme çabasına henüz girmemişler. Buraya her gelişimde olduğu gibi, yine, başka bir dünyaya girmiş gibi oldum bu ılık, yeşil, çam kokulu muhteşem sessizliği ta içimde duyumsadığımda.
Kasabaya yolumuz düşüyor elbette bir gün, Datça’ya. Sıcak mı sıcak. Zor atıyoruz kendimizi Dutdibi’ne, ağaçların altındaki çay bahçesine. Gözlerim geçen yazdan tabelayı arıyor. Serap yolu Sensiz, Eylül Kadar Sessiz’i. Yok. Küçücük bir oğlan ışıl ışıl gözlerle geliyor, ne istediğimizi soruyor. Çay, diyoruz. Öyle hevesli, öyle bir şeyler yapmaya çalışır bir hali var ki. Dört dönüyor. Yeni mi işe başladın, diyoruz. Evet, diyor birazcık gururla, iki hafta oldu. Okullar tatil, ben de çalışıyorum. Çok iyi ediyorsun, diyoruz, hem de böyle keyifle çalışırsan… Bundan güzel yaz tatili mi olur. Bayılıyorum oğlanın coşkusuna, heyecanına, hevesine. Bu çocuk hep böyle olursa neler yapmaz.
Tabela yok ama çay bahçesinden çıkınca hemen sapılan daracık yolda, Serap yolunda duvarda bir yazı var. Datça’yı dolaşalım, Serap’ta buluşalım, diyor. Serap yolunun deyişleri her yaz gülümsetiyor beni.

Knidos’a gitme fırsatı buluyoruz bu yıl. İlk kez otuz iki yıl önce gittiğimde yalnızca harabeler olan Ege’nin en uç noktasındaki bu antik kentte şimdi bir lokanta ve hatıra eşyaları satan küçük bir dükkan da var. Miken dönemine ait seramik parçaları İ.Ö on dördüncü yüzyıldan bu yana yerleşim olduğunu düşündürüyormuş Knidos’da. İ.Ö dördüncü yüzyıla gelindiğinde ise en canlı ve zengin zamanlarını yaşıyormuş kent. Artık tam anlamıyla bir dünya şehri imiş. Yapılan kazılarda izine bile rastlanmamış olan Afrodit heykelinin Knidos’un tarihinde büyük önemi var. Zamanının ünlü yontucusu Praksiteles’in bu yontusu Afrodit’in ilk çıplak yontusuymuş ve Afrodit tapınağı bu güzelliği seyretmek isteyenlerle dolup taşarmış. İ.Ö ikinci yüzyılda yaşayan Pseudo Lukianas, Erotes adlı kitabında dostu Kharikles ile Knidos’a uğradığını, Afrodit’i gören Kharikles’in kendinden geçip, tanrıçaya doğru yürüyüdüğünü, ona sarılıp gerçek bir insanmışcasına dudaklarından öpmeye başladığını anlatıyor. Afrodit’in büyüsüne kapılıp tanrıçayı görmeye gelenlerle zenginleşen ve cinselliğin merkezi haline gelen kentin görkeminden bugün geriye kalan, mermer kolonlardan oluşan bir yol ve bir anfi tiyatro yalnızca.
Bir başka gün Eski Datça’nın artık turistik olmuş taş yollarında dolaşırken Can Yücel’i anımsıyorum. Eski Datça’da olup da onu anımsamamak mümkün mü?
Vasiyet
Beni kuzum Datça’ya gömün
Geçin Ankara’yı İstanbul’u!
Oralar ağzına kadar dolu
Alabildiğine de pahalı,
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona
Burası nispeten ucuzluk
Ortada kalma tehlikesi de yok
Hayır dua da istemez,
Dediğim gibi beni Datça’ya gömün
Şu deniz gören mezarlığın orda,
Gömü sanıp deşerlerse karışmam ama!
Temmuz 2011
Datça – İstanbul
Saba Hanim, yine ne guzel dokturmussunuz Datca uzerine. Icim acildi. Bir laf daha vardir Datca ile ilgili, o da soyle der. "Bülbülü altın kafese koymuşlar Ahhhh Datça demiş"
okumak oh dedirtti.