Dört yıldır yaz aylarında Bartın Güzelcehisarda yaşıyorum. Küçük bir evde kalıyorum. Evin konumu çok güzel. Tepenin üzerinde, terastan denizi görüyorum, Terasla deniz arasında on metre genişliğinde bir bahçe var. Denize inmek için 50- 60 metrelik bir yokuşu inmem gerek. Evi ve köyü çok seviyorum...
Köy Yolunda

Güzelcehisar'la Bartın arası 18 km. Yollar çok virajlı. Arabamı kullanmıyorum. O gün Hisar pansiyona gittim. Ertesi sabah Bartın'a gitmek istiyordum dolmuşla.
Hisar pansiyondan dönerken, köy yoluna döndüm. Elli metre kadar gidince karşıma İnkumu dolmuşu çıktı.
Kafamda beyaz bir sapka, gömleğim beyaz, şortum da açık renk. Saç sakal zaten beyaz.
Elimde özel yapılmış, kıvrım kıvrım süslenmiş bir baston. Bu yaz bacaklarım güçsüz ve dengem bozuk onun için her yere elimde bastonla gidiyorum.
Minibüsün önüne geçip dur anlamında sağ elimi havaya kaldırdım.
Şofür hemen frene bastı, arabayı durdurdu.
İçinde şofürden başka kimse yok.
Yanına yaklaştım, genç bir delikanlı.
Merakla yüzüme baktı. Yüzünün rengi değişti sanki.
Bir şey soracağım.
Buyur abi...
Yarın sabah Bartına gitmek istiyorum, dolmuşlar nerede duruyor?
Delikanlı biraz rahatladı sanki.
Abi beni korkuttun.
Korkacak ne var?
Yanıt vermedi.
Abi, sabah su saatte caminin yanında ol, dedi. Ben teşekkur ederken de gazladı gitti.
Bir kaç gün sonra yine Hisar pansiyona gittim, kızım Zeynep orada kalıyor. Bir masaya oturduk, yemek yiyeceğiz. Pansiyon sahibi Ahmet öğretmen yanımıza geldi, anlatmaya başladı.
Ben gelmeden önce, dolmuş şoförü delikanlı ona köy yolunda karşılaşmamızı anlatmış.
'' Akşam üzeri arabayla Bartın’a gidiyordum. Karşıma saçı sakalı beyaz, şapkası, giysileri beyaz, elinde baston bir adam çıktı. İn mi, cin mi anlayamadım. Korkudan ödüm koptu.'' diye
Beni görünce de parmağıyla gösterip işte o adam, demiş. Ahmet beyin hakkımdaki açıklamalarına fazla itibar etmeden kalkıp hemen kalkıp gitmiş.
Bu karşılaşma köyde anlatılmış durmuş yaz boyu.
KAYALIKLARDAN

Köyün sonundaki Güzelcehisar volkanik kayalıklarının fotoğrafını çekiyorum
Bastonumu kuma soktum. Akşamüzeri, güneş denize dalmak üzere.
Fotoğraf çekerken iki elimi de kullanmam gerek; bir an düşer gibi oldum, çabuk
toparlandım.
Günübirlik gelenler ayrılmış, kumsalda üç beş kişi kalmış.
Genç bir adam, ne yaptığımı merak etmiş olmalı yaklaştı.
Güzelcehisar köyünden olduğu belli. Buralar bizden sorulur, der gibi efelenir bir havası var, iyice yanıma sokuldu.
Gazeteci misin?
Hayır değilim.
Sinemacı mısın?
Değilim.
Peki burada ne yapıyorsun?
Fotoğraf çekiyorum.
Neyin fotoğrafını çekiyorsun?
İyice sorgulamaya başladı.
Gel bak sana gostereyim, dedim. Onu, kayalıklarda ilk gözüme çarpan resimli kayanın
yanına götürdüm.
Bak bakalım burada ne görüyorsun?
Kayaya doğru iyice eğilip dikkatle baktı,
Kaya görüyorum.
Bu kez kayanın üzerindeki resmi parmağımla çizer gibi gösterdim,
Peki şöylece uzanmış bir kadın görmüyor musun?
Daha bir dikkatle baktı. Görememişti.
Bir daha gösterdim. Bak bu yüzü, gözleri, burnu, ağzı, şu da saçları.
İnanmazca bakıyordu. Sonunda, gördüm dedi, çekinerek, korkmuş gibi.
Peki bu kadın kayanın içinde mi?
Evet. .
Kayanın içinde bir kadın olduğunu duyunca dehşete kapıldı
Öyleyse ben gideyim, dedi.
Kayadan uzaklaştı. Hızlı adımlarla geldiği yöne yürümeye başladı, kaçar gibi.
Arkasından seslendim, döndü kuşkuyla, korkarca baktı.
Sen kimsin?
Adını söyledi.
Ne iş yapıyorsun?
Kumsaldaki yazlık barakaları gösterdi. Orada çalışıyorum.
Daha fazla bir şey sormama meydan vermeden döndü gitti.
Kayalara sabah akşam her gün gittim resim çekmek için. Işığın uygun oldugu saatlerde. Çünkü bilsayarda bakınca bazılarını yeni keşfediyordum, onları da ayrıntılı çekmem gerekiyordu.
Köylü delikanlıyı kayaların önünde bir daha görmedim. Ona yalnızca bir kez rastladım, tırmıkla kumları temizliyordu. Beni görmezden geldi. Köyde kaldığım üç buçuk ay içinde benden kaçtı.
Sanırım kayalıkların yanına da bir daha gitmedi...