
“Edinmek” ve “oluşturmak”, biz insanların yaşamlarını baştan sona kuşatan kaygıların ve eylemlerin kaynağını oluşturur. Mal-mülk ediniriz, toplumda bir yer ediniriz, alışkanlık ediniriz, çevre ediniriz; sağlık kaygısı, gelecek kaygısı, güvenlik kaygısı, kabul görme-onaylanma kaygısı yaşarız. Bunlar yaşamımızın her döneminde dışarıdan görünmez; ama davranışlarımızda, eylemlerimizde, söylemlerimizde hep görünüşe çıkarlar.
İçsel olan bu yaşam enerjileri kendileri olarak asla görünmezler, ancak uyarıcı-itici güçlerinin yansımaları olan görünüşleri ile anlaşılırlar. BİLİNCİN önüne nesnel olarak çıkarlar. Bilinç, düşünce, akıl, sevgi, nefret vb. türü olgular da aynı şekilde saf olarak görünmezler; ancak dışsal yansımaları üzerinden, gözlem ve deneyimler yoluyla anlaşılırlar. Bu görünmez görünüşlerin -yansımaların- akılda kavranması bir oluşum sürecinin sonucu olarak gerçeklik kazanır. Oluşum süreci derken kast edilen; algıyla başlayıp kavramla bütünlüğe gelmiş olan gerçekliklerdir.

Bilgimize konu olan evreni, tüm varoluşu kabaca iki kategoriye ayırabiliriz. Birincisi doğrudan duyusal algılarımızla fark ettiğimiz; görüp duyduğumuz, dokunup etkileyebildiğimiz görünüşler ve nesneler dünyası. Bu dünyayı fiziksel dokunuşlarla istediğimiz ölçüde test edebiliriz. Ayrıştırıp-birleştirir, kırıp-parçalar, başka nesnelerle ilişkiye sokarak karşılıklı dirençlerini ölçebiliriz. Sonuç olarak denemeler yoluyla niteliklerini bilir, onu oluşturan ögelerini ayrıştırıp oranlamalar yoluyla bir ölçüye varırız.
Duyulara açık dünyanın yasallıklarını keşfederiz. Matematik diline çevirip sayısal olarak formülleştiririz. Doğa yasaları diye bildiğimiz hakikatlere varırız. Bu yasallıklar zorunluklardır, kendilerinde değişmez ve herkesin deneyleyip denetlemesiyle aynı sonucu veren olgular.
İkinci kategori duyusal olmayan, ama duyumsanan (hissedilen), her insanın ancak kendisinin iç dünyasında yaşadığı, oransal ölçüye gelmeyen, her bireyin kendine özgü renk ve kıvamda yaşayarak fark edebileceği hakikatler. Her bireye özgü olan bu deneyimlerin anlaşılması, herkesin anlayabileceği evrensel bir nitelik taşıyıp taşımadığı kanıtlanabilir mi? Hem evet hem hayır, çünkü bu alan hep sorunsaldır.
Sorunsal oluşu deneyimi yaşayan bireyin idrak edebilme derecesi, zihin yapısı, duyguları, yaşam deneyimleri ve bedensel organizmasının kendine özgü olmasından dolayı. Bu anlamda tüm deneyimler sözünü ettiğimiz bu bileşenlerin eleğinden geçerek algılanıp sonucu hissedilir ve yaşayanın içsel deneyimi olur. Ancak kişisel ve zihinsel yapı her ne kadar özgün olsa da duygular nitelik olarak aynıdır, sadece yoğunluğu ve deneyimi yaşayanın duyarlılık derecesi farklıdır. Örneğin korku korkudur, ancak korkunun nesnesi değişiktir; karanlıktan korku, yükseklik korkusu, fareden korku, kavgadan korku gibi. Diğer duygular ve içsel deneyimler için de durum böyle. Ayrıca adalet, özürlük, dostluk, iyi, kötü gibi kavramlar da nesnel varlık olmadıkları için sayısal olarak ifade edilemez. “Sana göre-bana göre” yargısının nesnel temeli, içsel yaşantının ve deneyimlerin her kişinin özgün bir özne olmasından dolayıdır.
Duyguların ve tinsel hakikatlerin her bireyin özgünlüğüne göre farklı renk ve yoğunlukta deneyimlenip duyumsanmasının göreceli olması, onların kavramsal düzeyde anlaşılmasına engel değil. Kavramak olgunun evrensellik boyutunu bilince açık hale getirmektir. Başka bir ifadeyle her bireyin aynı gerçekliği yaşayabileceği, bunu fark edip davranışlarında ortaya koyabileceğinin olanaklı olduğu anlamına gelir. Dostluk, cömertlik, kıskançlık, adalet, özgürlük, vefa, sevgi vd. kavramların her birini diğerinden ayıran niteliği var. Bu nitelikler evrensel, ama bireylerin bunu yaşama biçimi ve deneyimlerinin sonucu farklı algılanır. Hakikatin deneyimlenmesi ve görünüşünün göreceli, farklı olduğu yargısını o kavramın evrensel niteliğine bakarak verebiliriz, “ölçeriz”. Evrenseller bireyler üzerinden edimselleşirler. Her bireyin kendi deneyimi üzerinden şahit olduğu gerçeklik, göreceliliğin, “sana göre, bana göre” yargısının temelini oluşturur.
Her iki varlık kategorisinde de deneyim kurgusunu, gözlemi, ölçüyü yargısal soyutlama yaparak anlarız, bilincimize katarız. Burada şu soru karşımıza çıkar: Soyutlamaların nesnesinin doğasını temsil ettiğinin kanıtı nedir? Bundan nasıl emin olabiliriz? Yöntem her birisi için farklı olsa da kullanılan güç düşünce; kanıtı ise ölçüdür. Ölçüyü keyfi olarak belirleyemeyiz. Ölçü anlaşılmaya çalışılan olgunun içsel bütünlüğünden ve özsel niteliğinden çıkarsanır. Ölçü olgunun hakikatini bize veren güvenli araçtır. Anlamanın amacı evrensele varmak, ölçüyü oluşturmaktır; çünkü “ölçü tamamlanmış varlıktır.” (Hegel) Belirli olan her şey nicelik ve niteliğinin birliği olarak ölçü tarafından oluşturulan birer varoluştur. Böylece anlamanın gerçekliği, kavramın düşünsel boyutu kendini haklı çıkarabilir; pratikte; nesnede ve görünüşte.