
Kütüphane kültürüyle yatılı ortaokula başladığımda Talas’ta tanışmıştım. Önce hikâye kitaplarına, ardından romanlara dadanmış; hatta “The Glorious Quran” adıyla çevrilmiş mukaddes kitabımız Kuran’ın İngilizcesini de bu kütüphanede okumuştum. 26 Şubat 1802’de dünyaya gelen Victor Marie Hugo, Fransa’da edebiyat akımının değerli isimlerinden biridir. Şiirleri, romanları ve hikâyeleriyle döneminin önde gelen edebiyatçıları arasında anılır; yalnızca Fransa’da değil, dünya edebiyat tarihinin de önemli bir ismidir Victor Hugo. Yazdığı pek çok kitap arasında “Sefiller” ve “Notre Dame’ın Kamburu” olarak bildiğimiz “Les Misérables” ile “The Hunchback of Notre-Dame” dünya klasikleri arasında başyapıt olarak yerini korumaktadır. Bu kitaplardan ilk okuduğum “Sefiller” olmuştu ve çok etkilenmiştim.

Aç olduğu için çaldığı bir somun ekmek yüzünden kürek mahkûmu olan Jean Valjean’ın hayat hikâyesi, okuduysanız sizi de derinden etkilemiştir. Jean Valjean’ın hayatındaki inişler ve çıkışların günümüz Türkiye’sinde gerçekten yaşanabilir olduğunu düşünüyor musunuz? Kürek mahkûmluğunun ardından sığındığı kilisenin piskoposu tarafından karnı doyurulan Jean Valjean, yemek takımlarını çalıp yakalandığında piskoposun “bunları ona hediye ettim” demesini nasıl değerlendirirsiniz? Bilmiyorum.
Daha sonra Jean Valjean, yerleştiği kasabada çalışkanlığıyla zengin olur; hatta çevresinde o denli sevilir ki belediye başkanı bile seçilir. Bu arada Jean Valjean’ın peşini bırakmayan şüpheci polis Javert ile arasındaki ilişki, romanın serüvenlerini oluşturur.
Çok kitap okuduğumu iddia edecek değilim; hele Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün okuduğu 4.000’den fazla kitabın yanında benim okuduğum sayının ağırlığı bile olmaz. Hayatının büyük bölümü cephede geçen bir dehanın kitap okumak için hangi anlarda vakit bulduğunu hâlâ düşünmekteyim. Yalnızca okumak da değil; kitaplardaki önemli yerlerin altını çizmek için bile hem bir kaleme hem de zamana ihtiyaç vardır.
Bu ülkede parti başkanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış Süleyman Demirel’in de çok okuyan bir insan olduğunu hatırlarım. Isparta’nın İslamköy’ünde doğan ve kendi deyimiyle çocukluğunu koyun güderek geçiren Demirel, yüksek inşaat mühendisi olmuştu. Barajlar konusunda özel bir ilgi geliştirdiği bilinir.
Güniz Sokak 31 numaralı evinde televizyonlara röportaj verdiği zamanlarda çalışma masasının başında konuşurdu. Masanın üstü, arkasındaki kütüphane, yerlerdeki kitap yığınları arasından söz alırdı rahmetli Demirel. Birkaç kez Pembe Köşk’te kendisini ziyaret ettiğimde beni çalışma odasında kabul etmişti. Güniz Sokak’taki evi aratmıyordu; her yerde kitap vardı. Okuduğu kitaplarda önemli yerlerin altını çizip çizmediğini bilmiyorum; ancak ciddi bir kütüphanesi olduğuna şüphe yoktur.
4.000 kitap rekoruna ulaştığını pek sanmıyorum. Ortalama bir kitabın hacmiyle 4.000 rakamını çarptığınızda elde edeceğiniz metre küp değerine bir bakın; insanın inanma sınırlarını zorladığını görürsünüz. Hatta ortalama bir kitabın ağırlığını 4.000 ile çarparsanız ortaya ciddi bir ağırlık çıkar.
Yaşadığım Anadolu’da gelişen olaylar beni, sizi bilmem, Osmanlı Devleti’nin 1878 yıllarına götürmektedir. Adını telaffuz ederken bile zorlandığım, Türk olduğuna inanmadığım II. Abdülhamit’in, Kanun-i Esasî’yi bir günde askıya alıp Meclis-i Mebusan’ı kapatmasıyla başlayan istibdat dönemi yaklaşık 30 yıl sürmüştür. Padişahı eleştirmek yasaklanmış; onun icraatlarını eleştiren gazete ve dergiler derhal kapatılmıştır. Sarayın kurduğu polis teşkilatına jurnalcilik yapanlar ödüllendirilmiş, pek çok yazar hapse atılmıştır.
Bu süreç 30 yıl boyunca devam etmiştir. Sarayın tanımladığı suçları önlemek adına “Hafiye Ordusu” kurulmuştur. Bu ordunun görevi halk arasında dolaşarak edindiği bilgileri Padişah’a iletmekten ibarettir. Giderek artan baskı ve jurnalcilik düzenine bir de ülke içinde kötüleşen ekonomik tablo eklenince toplumun daha fazla katlanamayacağı açıktı. Diğer devletlerden borç üstüne borç alınmış; bunlar geri ödenemediğinden Düyun-u Umumiye, yani moratoryum kurulmuştu: 20 Aralık 1881. Adı da son derece ilginçtir: “Muharrem Kararnamesi.” Bu kararname ile ülkedeki vergilerin yabancılar tarafından toplanmasına ve yönetilmesine izin verilmiştir.
24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilerek durumun düzeleceği umut edilmiştir. Sarayın başında yine II. Abdülhamit bulunmaktadır.
Bugünkü Türkiye’mizle 1878’de başlayan dönem arasında ne fark olduğunu düşünebiliriz. Jurnalcilerin ifadeleriyle dolup taşan Silivri, keyfi biçimde uygulanan adalet, giderek yoksullaşan halk, 13 milyona yaklaşan işsiz sayısı…
2026 yılı itibarıyla kısa ve uzun vadeli dış borcun toplam tutarının 519,9 milyar dolar olduğu belirtilmektedir. Bu kadar borç için ödenen faiz ise anapara hariç 275 milyar dolardır.
İnanılması güç bu faiz miktarıyla ülkemizde neler yapılabilirdi? Size bir örnek vereyim: Osmangazi Köprüsü’nün yapım maliyeti 1 milyar 480 milyon dolardır. O faiz parasıyla 185 adet Osmangazi Köprüsü inşa edilebilirdi, diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.