
Amerika Birleşik Devletleri’nin güncel siyasal yönelimi, artık kendine özgü liderlerin kişisel hırslarıyla açıklanamayacak kadar derin bir dönüşümün ürünüdür. Trump ve çevresindeki siyasetçiler yalnızca bireysel figürler değildir; onlar, uzun süredir mayalanan bir toplumsal çürümenin dışavurumudur. Bugün ABD’nin en tepesinde görülen saldırganlık, pervasızlık ve hukuksuzluk, bir kişinin karakterinden çok, onu iktidara taşıyan sınıfın tarihsel çıkarlarını yansıtmaktadır.
Yeni Bir Eşik: Açık Barbarlığın Normalleşmesi
ABD başkanlarının geçmişte işlediği suçlar gizli kapaklı yürütülür, ortaya çıktığında “talihsiz sapmalar” olarak sunulurdu. Devlet, en azından biçimsel olarak hukuka ve demokrasiye bağlı görünme ihtiyacı hissederdi. Bugün bu dönem kapanmıştır. Trump yönetimi, emperyalist şiddeti artık saklamaya gerek duymayan bir açıklıkla ifade etmektedir.
Bir ülkenin altyapısını yok etmekle övünmek, bir halkı “Taş Devri’ne döndürmekle” tehdit etmek, liderlerin öldürülmesini bir mafya babasının rahatlığıyla anlatmak… Bunlar yalnızca bir bireyin patolojisi değildir. Bunlar, suça alışmış ve bundan utanmayı bırakmış bir egemen sınıfın ruh halidir.
1991’den Bugüne: Sınırların Kaldırıldığı Bir Dünya
Sovyetler Birliği’nin çözülmesi, ABD’nin küresel siyasetteki tüm kısıtlamalarını ortadan kaldırdı.
1991 Irak işgali,
1999 Yugoslavya bombardımanı,
2001 Afganistan ve
2003 Irak savaşları, CIA’nın işkence ağları,
Libya’nın parçalanması…
Tüm bu süreçler, Washington’ın şiddeti bir yönetim tekniği olarak benimsediği bir dönemin kilometre taşlarıdır.
Bugün Gazze’de ve İran’da görülen yıkım, bu uzun çizginin mantıksal sonucudur. Gazze’de soykırımın uluslararası sistem tarafından fiilen kabul edilmesi, yeni bir norm yaratmıştır. Bu norm, artık 90 milyondan fazla nüfusa sahip bir ülkeye uygulanmaktadır.
İran’a Yönelik Saldırı: Diplomasiye Karşı Kasıtlı Bir Hakaret
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a 12 saat içinde gerçekleştirdiği yaklaşık 900 hava saldırısı, yalnızca askeri bir operasyon değil, diplomasi kavramına yönelik bilinçli bir saldırıdır. İran’ın siyasi ve askeri liderliğinin hedef alınması, ülkenin altyapısının sistematik biçimde yok edilmesi, hastanelerin, okulların, kültürel alanların ve hatta nükleer tesislerin vurulması, modern savaş hukukunun tüm ilkelerinin açıkça reddedildiğini göstermektedir.
Minab’daki kız ilkokulunun vurulması ve yüzlerce çocuğun ölümü karşısında sergilenen kayıtsızlık, bu yeni barbarlığın en çıplak ifadesidir.
Ahlakın Sınıfsal Doğası: Seçici Öfke, Seçici Sessizlik
On yıllardır akademik çevreler ve liberal yorumcular, devrimci şiddeti ahlaki bir sapma olarak sunmak için büyük çaba harcadı. Troçki’ye, Bolşeviklere ve 1917 Devrimi’ne yönelik bitmeyen ahlaki saldırılar bunun örneğidir. Ancak aynı çevreler, emperyalizmin gerçek vahşetiyle karşılaştıklarında sessizleşmektedir.
Bir halk bombalar altında yok edilirken, çocuklar enkaz altında kalırken, işkence sistematik hale gelirken, polis yoksulları sokak ortasında öldürürken bu çevrelerin ahlaki coşkusu buharlaşmaktadır. Bu seçicilik, ahlakın sınıfsal karakterini tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Kapitalist Ahlakın Yeni Formülü
Aydınlanma çağının burjuva ahlakı, insanı amaç olarak gören evrensel ilkelerden söz ederdi. Bugün kapitalist egemen sınıfın gerçek ilkesi çok daha yalındır:
“Halklar, toplumlar ve hatta uygarlık, egemenlerin gücünün kullanımında harcanabilir varlıklardır.”
Bu, finansal yağma ve toplumsal yıkım üzerine kurulu bir düzenin ahlakıdır. Bu ahlak, yalnızca dışarıda değil içeride de hüküm sürmektedir: polis şiddeti, yoksulların kriminalize edilmesi, işçi sınıfı mahallelerinin militarize edilmesi, devletin hukuksuzluğa yönelmesi aynı kaynaktan beslenmektedir.
Oligarşinin Çöküşü ve Toplumsal Karşıtlık
ABD’de servetin aşırı yoğunlaşması, siyasal gücün de aynı ellerde toplanmasını kaçınılmaz kılmıştır. Mahkemeler, medya, üniversiteler, istihbarat aygıtı ve siyasi partiler, bir avuç mali aristokratın çıkarlarını koruyan mekanizmalara dönüşmüştür. Böyle bir toplumun suçlular tarafından yönetildiğini söylemek abartı değil, gerçekliğin tanımıdır.
Ancak bu çürüme süreci kendi karşıtını da yaratmaktadır. ABD halkının kolektif bilincinde hâlâ Jefferson’ın, Lincoln’ın, İç Savaş’ın ve eşitlik idealinin izleri vardır. İşçiler ve gençler arasında adalet duygusu, zorbalığa karşı tiksinti ve gerçeğe duyulan ihtiyaç derin köklere sahiptir. Bu duygular, sınıf mücadelesinin yükselişiyle birlikte yeniden canlanmaktadır.
Yeni Bir Ahlak, Yeni Bir Mücadele
İran halkı ahlaksız emperyalizme boyun eğmeyecektir. Ancak bu direnişin gerçek gücü, uluslararası işçi sınıfının dayanışmasından gelecektir. Dehşete kapılmak yeterli değildir; dehşet örgütlü bir karşılıkla birleşmediğinde umutsuzluğa dönüşür.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, enternasyonalist bir sosyalist programla yönlendirilen, dayanışma ve insanlık değerleri üzerine kurulu yeni bir devrimci ahlaktır. Bu ahlak, insanların kâr uğruna harcanabilir nesnelere indirgenmesini reddeder; zorbalığa karşı uzlaşmaz bir duruşu savunur; uygarlığın en yüce ideallerini sahiplenir.
Gerçek ahlaksızlık, devrimci sosyalistlere yada sosyal demokratlara değil; soykırım yapan, bunu finanse eden ve meşrulaştıran egemen sınıflara aittir. Bu suçluluğa karşı durabilecek tek güç, uluslararası emekçilerin birliğidir. Onun mücadelesi yalnızca siyasi bir zorunluluk değil, insanlığın geleceğinin koşuludur.