
Tarih bazen sadece geçmişte yaşanmış bir felaket değil, bugünün siyasal tercihlerini belirleyen ağır bir yüktür. Çerkes halkının 19. yüzyılda maruz kaldığı sürgün ve kitlesel yok oluş, yani Çerkes Soykırımı, dünyanın birçok yerinde artık adı konulmuş bir insanlık suçu olarak kabul edilirken, Türkiye’de bu meselenin resmî düzeyde tanınmaması tesadüf değil; bilinçli bir politik tercihtir. Bu tercih, yalnızca geçmişle yüzleşmekten kaçınmak değil, aynı zamanda bugünün iktidar aklının nasıl işlediğini de açıkça ortaya koyar.

Çünkü bu mesele yalnızca tarih değil; aynı zamanda kimlik, devlet refleksi ve jeopolitik hesap meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu aklı, Osmanlı’dan devraldığı çok katmanlı, çok kimlikli toplumsal yapıyı homojen bir ulus kimliğine indirgeme çabasıyla şekillendi. Bu süreçte acılar yarıştırıldı, bazıları görünür kılındı, bazıları ise sistemli şekilde görünmezleştirildi. Çerkeslerin yaşadığı büyük felaket ise uzun yıllar boyunca “göç” gibi yumuşatılmış ifadelerle anıldı, adeta tarihin tozlu raflarına kaldırılmak istendi. Çünkü “soykırım” demek, sadece bir kelimeyi telaffuz etmek değil; aynı zamanda bir sorumluluğu, bir yüzleşmeyi ve bir kırılmayı kabul etmek demektir.

Peki neden bu kırılmadan bu kadar korkuluyor? Çünkü devletler, özellikle de güçlü merkeziyetçi reflekslere sahip olanlar, tarihsel suçların tanınmasını bir zayıflık emaresi olarak görür. Oysa gerçek zayıflık, gerçeği inkâr etmektir. Türkiye’de bu inkârın bir diğer boyutu ise dış politika hesaplarıdır. Rusya ile kurulan hassas dengeler, enerji bağımlılığı, bölgesel ittifaklar… Tüm bunlar, Çerkes Soykırımı’nın tanınmasını bir “risk” olarak kodlayan zihniyeti besliyor. Yani mesele sadece tarih değil; bugünün çıkar ilişkileridir. İnsanlık onuru ile jeopolitik çıkarlar arasında yapılan tercih, ne yazık ki çoğu zaman ikincisinden yana oluyor.
Ama asıl mesele daha derinde yatıyor: Bu ülkede devlet, kendi vatandaşlarının acılarını bile “stratejik” bir süzgeçten geçirerek tanıyor ya da tanımıyor. Eğer bir acı, mevcut resmi anlatıya hizmet etmiyorsa, görmezden geliniyor. Eğer bir kimlik, mevcut siyasal düzen için “fazla hatırlatıcı” ise, bastırılıyor. Çerkesler bu ülkenin asli unsurlarından biri olmasına rağmen, yaşadıkları tarihsel travmanın tanınmaması tam da bu zihniyetin bir sonucudur. Çünkü tanımak, sadece geçmişi kabul etmek değil; aynı zamanda bugünün eşitsizliklerini de sorgulamayı gerektirir.
Bu noktada Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tutumu da ayrı bir tartışma konusudur. Meclis, halkın iradesini temsil ettiği iddiasında olsa da, söz konusu tarihsel yüzleşme olduğunda bu irade adeta buharlaşır. Siyasi partiler, oy kaygısı, dış politika dengeleri ve devlet refleksleri arasında sıkışarak bu konuyu gündeme dahi getirmekten imtina eder. Oysa gerçek temsil, sadece çoğunluğun değil, sesi bastırılmış olanların da hakkını savunmaktır. Meclis bunu yapmadığı sürece, “milli irade” söylemi de içi boş bir slogandan ibaret kalır.
İşin daha çarpıcı tarafı ise şudur: Dünyanın farklı ülkeleri bu tarihi olayı tanırken, bu topraklarda yaşayan milyonlarca Çerkes’in hafızası hâlâ resmî olarak yok sayılıyor. Bu durum sadece politik bir çelişki değil; aynı zamanda ahlaki bir çöküştür. Çünkü bir toplum, kendi içindeki acıları tanımadan gerçek bir birlik kuramaz. Bastırılan her gerçek, bir gün daha büyük bir çatlak olarak geri döner.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, korkularla şekillenen bir siyaset değil; cesaretle yüzleşen bir iradedir. Çerkes Soykırımı’nın tanınması, bu ülkeyi bölmez; aksine daha güçlü bir toplumsal bağ kurmanın kapısını aralar. Ama bunun için önce şu sorunun dürüstçe sorulması gerekir: Devlet, kendi vatandaşlarının tarihine gerçekten saygı duymaya hazır mı, yoksa hâlâ geçmişin hayaletlerinden korkarak yaşamaya devam mı edecek? Çünkü yüzleşmek, sadece geçmişi değil, bugünü de özgürleştirir.