
Bir ülkede dolandırıcılık bu kadar büyüyorsa, mesele artık üç beş sahtekârın açgözlülüğü değildir; mesele sistemin kendisidir. Bugün “büyük operasyon” diye sunulan, 65 kişinin gözaltına alındığı bu borsa vurgunu dosyası, aslında bir çöküşün geç kalmış ilanıdır. Çünkü bu yapı bir gecede kurulmadı. Aylarca, belki yıllarca insanları aradılar, ikna ettiler, küçük kazançlar göstererek güven topladılar, sonra o güveni paraya çevirdiler. Bu kadar büyük bir organizasyonun sessizce büyümesi, yalnızca suçluların maharetiyle açıklanamaz; bu, denetim mekanizmalarının çürümesi, görmezden gelinmesi ya da bilinçli olarak geciktirilmesidir.

Halka “yatırım yap, kazan” diye pazarlanan bu düzen, aslında modern çağın en rafine soygun yöntemlerinden biridir. Eskinin yankesicisi kalabalıkta cebinizi boşaltırdı; bugünün dolandırıcısı ise sizi kendi rızanızla soyulmaya ikna ediyor. Üstelik bunu yaparken banka sistemini kullanıyor, şirket kuruyor, reklam veriyor, sosyal medyada görünür oluyor. Yani ortada gizli saklı bir yapı yok; aksine gözümüzün önünde büyüyen bir ağ var. Peki böyle bir ağ nasıl olur da bu kadar süre dokunulmadan kalır?
Cevap acı ama basit: Çünkü sistem, suç büyüyene kadar harekete geçmez. Küçük kayıplar “önemsiz” sayılır, bireysel mağduriyetler istatistiklere gömülür. Ta ki mesele kitlesel hale gelene kadar. Ta ki yüzlerce, binlerce insan aynı anda bağırana kadar. İşte o zaman devlet refleksi devreye girer. Ama bu refleks adalet için değil, düzenin devamı içindir. Çünkü asıl korkulan şey dolandırıcılık değil; finansal sisteme olan güvenin çökmesidir. Eğer insanlar “borsa bir kumarhane, yatırım bir tuzak” demeye başlarsa, işte o zaman müdahale kaçınılmaz olur.
Bu yüzden bu operasyonu bir “temizlik” olarak görmek saflık olur. Bu, daha çok kontrol kaybının ardından gelen bir hasar yönetimidir. Çünkü aynı model defalarca tekrarlandı: Sahte yatırım danışmanları, şişirilmiş kazanç vaatleri, paravan şirketler, dağıtılmış para trafiği… Bu bir istisna değil, bir düzen. Ve bu düzen, denetimden daha hızlı büyüyor.
Daha da çarpıcı olan şu: Bu tür yapılar tek başına çalışmaz. Arkasında bir ekosistem vardır. Hesap açanlar, şirket kuranlar, para transferlerini yönetenler, reklam altyapısını sağlayanlar… Hepsi bu zincirin bir parçasıdır. Bu zincirin bazı halkaları “bilmiyorduk” diyerek sıyrılmaya çalışır, ama para trafiği yalan söylemez. Eğer bir şirket bu ağın içindeyse, ya gözünü kapatmıştır ya da zaten oyunun içindedir. Ve bu durumda mesele sadece dolandırıcılık değil, örgütlü bir ekonomik suç haline gelir.
Peki ya devlet? En kritik soru burada başlıyor. Bu kadar geniş çaplı bir yapı gerçekten hiç mi fark edilmedi? Hiç mi sinyal vermedi? Hiç mi iz bırakmadı? Bugünün dünyasında milyonlarca liralık para hareketleri, yüzlerce hesap, onlarca şirket… Bunların hiçbirinin dikkat çekmemesi ya büyük bir zafiyet ya da bilinçli bir gecikme demektir. Belki doğrudan bir işbirliği yoktur, ama ihmal de bazen suçun en sessiz ortağıdır. Görmeyen göz, duymayan kulak, işlemeyen mekanizma… Hepsi aynı sonuca hizmet eder: Suç büyür.
Ve en acı gerçek şudur: Bu sistem yalnızca dolandırıcı üretmez, aynı zamanda mağdur üretir. Geçim derdindeki insanlar, bir umutla yatırım yapan küçük birikim sahipleri, “belki bu sefer kurtulurum” diyenler… Hepsi bu çarkın içinde öğütülür. Çünkü bu düzen, umut üzerinden beslenir. İnsanların çaresizliğini, ekonomik sıkışmışlığını, hızlı çıkış arzusunu kullanır. Ve sonra onları suçlar: “Neden kandın?”
Oysa asıl soru şudur: İnsanlar neden bu kadar kolay kandırılabilir hale geldi? Çünkü sistem güven vermiyor. Çünkü emeğin karşılığı yok. Çünkü insanlar normal yollarla kazanamayacaklarına inanıyor. İşte tam bu noktada dolandırıcılık sadece bir suç değil, aynı zamanda bir semptom haline gelir. Çürüyen bir ekonomik yapının, adaletsiz bir düzenin dışa vurumudur.
Bugün yapılan operasyon, birkaç kişiyi gözaltına alarak bu gerçeği örtemez. Çünkü sorun kişiler değil, yapıdadır. Yarın başka isimlerle, başka şirketlerle, aynı yöntemlerle yeni vurgunlar ortaya çıkacaktır. Eğer denetim anlayışı değişmezse, eğer sistem şeffaflaşmazsa, eğer gerçekten önleyici bir mekanizma kurulmazsa, bu döngü devam eder.
Ve en sonunda şu gerçekle yüzleşmek zorunda kalırız: Bu ülkede dolandırıcılık bir istisna değil, bir sektör haline gelmiştir. Ve bu sektör, sadece suçluların değil, sessiz kalanların, geç müdahale edenlerin ve sistemi sorgulamayanların da eseridir.