![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
|
SANAT BİR KAZADIR!
Şu an anılarıma dönüşmüş olan, kendimi ve çevremi farkında olacak kadar büyüdüğüm ilk yıllarımda, babamın bir düzine meslektaşıyla bir yaşam alanı oluşturmaya giriştiği coğrafya sayesinde “çöl” kavramıyla az da olsa tanıştım diyebilirim. Çöl değil ama sekiz yaşındaki bir çocuk için sahra sayılabilecek ince kumları, irili ufaklı salyangozları, vahşi zambaklarıyla çölümsü bir arazide, evin önüne kadar arabayla gelebilecek yol olmadığı için kumların üzerinde yürüdüğümüz gece dün gibi aklımda. Sonra kapımızın önüne kadar mıcır dökülerek yol açıldı, ufuk çizgisini kesecek yapılar konduruldu. Ama kum tepelerinin arasında yüzükoyun yatıp nefesimle kumlarda yol açışımı da, sırtüstü uzanıp bulutları izleyişimi de unutamam. Bir zamanlar denizin çekildiği söylenen o sarı, dalgalı düzlük; benim için macera ve özgürlük duygusuydu.![]() Kendimi sosyal ortamda kaybetmek, bir nevi kendi içimde kendimle buluşmaksa, bu kavuşmanın (zaman zaman düşmenin de) mekânı ancak çöl olabilirdi. Beni yakından tanıyanlar çöl imgesine olan ilgimi bilir. Belki de o yüzden filmden bu kadar etkilendim. Önemli bilişsel deneyimlerimde ıssız, uçsuz bucaksız çöllerde açtım gözlerimi. Yakınımda konuşanların sesleri yavaş yavaş uzaklaştı. Bazen de kozmik bir çöle kapattım gözlerimi düşüş anlarında. 2006’dan bu yana solo ya da çemberler eşliğinde dört kez okuduğum ve her okuyuşumda altını farklı renk kalemlerle çizdiğim Clarissa Pinkola Estés’in “La Loba” masalındaki şu satırlar beni her seferinde aynı heyecanla yakalıyor: “Unutmayın, çölde dolaşıyorsanız ve günbatımı da yakınsa, biraz da kaybolmuşsanız ve yorgunsanız, şansınız yaver gidiyor demektir; çünkü La Loba sizden hoşlanabilir ve size bir şey gösterebilir, ruha dair bir şey.” Çöl; dikkatin tutunacak bir şey bulamadığında kendine tutunmanın, susadığın her şeyi bir kaktüs gibi içinde saklamanın mekânıdır. Hem aşkınlığın hem teslimiyetin, dualite gibi görünen iki ucunun, teslim olurken aşkınlaştığın sezgisiyle bir deneyime dönüştüğü yerdir benim için. Sıcağın, soğuğun, güvenin ve tekinsizliğin aynı potada eridiği bir metafor. İçinde bulunduğum dünyanın aksine, kendi iç dünyalarıma daha çok benzeyen bir manzara. Sırat filmi çölde çekilmiş ve bütün bu duyguları bana her an hissettirmiş bir film. Yönetmeni Óliver Laxe’nin Mimosas filmini henüz izlememiş, çölle ilgili bakış açısını okumamış, Müslümanlığı seçişine dair anlatılanları dinlememiştim. Filmde adeta alnıma inen bir tokatla koltuğa mıhlandım. İlk bölümde insanın kendine nasıl bir kabile bulup hiç tanımadığı insanlarla aile gibi olabileceğini yumuşak ve abartısız bir dille anlatırken, ikinci bölümle birlikte ellerimin yanaklarımda kalmasına engel olamadım. Film müzik ve hoparlör sesiyle başladığında ritim, âlemin ritmiyle ve içimdeki ritimle birleşti; bedenimi de yakaladı. Sadece ruhtan ibaret olmadığımı, bir bedenim olduğunu bana en ilahi biçimde hatırlatan şey danstır. Friedrich Nietzsche’nin “Sadece dans eden bir tanrıya inanırım.” sözünü aklında tutarak çekmiş gibiydi filmi.Çocukken bir bedene sahip olduğumu çok az durumda hissederdim. Tırnak kenarlarındaki etleri soyar, bazen parmağımda ilk boğuma kadar ilerletirdim; dudaklarımın kenarlarını ısırırdım, mercimek büyüklüğünde izi durur, hala düşünürken ısırdığım yanak içlerimde. Çocukken kakayı, çişi tutmak ya da bırakmak; sallanan dişi dilinle iterek etinden yavaş yavaş ayırmaya çalışmak… Zihnin stresli, sıkılmış ya da aşırı uyarılmış olduğunda dikkati bedensel bir acıya ya da dokunsal bir uyarana çekerek regüle olmaya çalışmasıymış bu. O anki duygusal yükü bedensel bir duyuma dönüştürme çabası. Bu davranışlar, insanın kendi varlığını ve bedensel sınırlarını en somut haliyle —genellikle hafif bir acı ya da baskı yoluyla— hissetme çabasıysa; psikolojik açıdan bakıldığında, dış dünyada kontrol edemediğimiz şeyler olduğunda tamamen bize ait olan “bedenimiz” üzerinde mutlak bir hâkimiyet kurma arzusunun dışavurumu olabilir. Travma fizyolojisinde ve somatik terapilerde bedenin kayıt tuttuğu anlatılır. Uzak Doğu’dan aldığı eğitimlerden dönen bir arkadaşım derin bir masaj yaptığında, kaburgalarımın arasına sıkışmış dokuz yaşımdan kalma bir düğüme bastığında gözlerimden yaşlar boşalmasından biliyorum bu kayıtları. Bana yapmadığım bir şeyi yaptığımı iddia eden birine kendimi anlatamadığımda boğazımın, babamın karşısındaki gibi düğümlenmesinden biliyorum. Yaşamı alamadığım, kendim olamadığım için nefessiz kalıp öksürük krizleriyle acillere götürüldüğüm zamanlardan hatırlıyorum. Annemin sağ kalçasının tam karşısına, sol kalçama yerleşen siyatik ağrısından biliyorum. Daha farkına varmadığım ama donduğumun işareti olan tutulmaların neler söyleyebileceğini tahmin ediyorum. Ve yönetmenin dediği gibi, sanat öyle bir kazadır ki; bence kaderindeki uyanış için gerekli görüş gücünü sağlayacak ışığı yakar. İyi izlenmiş ve gerçekten alımlanmış bir film; bir görüntüyle, bir cümleyle, bir tavırla hepimizde ortak olanı hatırlatır. Yönetmeninden oyuncusuna, izleyeninden yorumlayıcısına hepimize aynı kazayı yaşatır; fakat her birimizi farklı öğretilerle nasiplendirir. ![]() Sirāt filminde, engelli bireyler de yer alıyor: protez bacağa sahip bir oyuncu ve bir eli eksik olan Bigui gibi. Profesyonel olmayan oyuncuların çokluğu, filmin dokusunu daha da sahici kılıyor. Başrol oyuncusu bir röportajında şöyle diyor: “Bedenimin, benim sahip olmadığım bir hafızaya sahip olduğunu keşfettim. Bedeniniz, kafanızın sahip olmadığı cevaplara sahip. Biraz mesafeye ihtiyacınız var; bir düşünceden vazgeçip kendinizi tamamen bir fikre bıraktığınızda, vücudunuzun kafanızın anlamadığı cevapları oluyor. Bunun entelektüel bir şey olmadığını biliyorsunuz. Sezgiyle benim işim.” Aile diziminde alan tutarken de, trans hâliyle dans ederken de kanonik olmayan bir akışta bedenin ruhu izleyişini hissetmişizdir çoğumuz. Mayınlarla döşeli bir çölde yürümek zorunda kaldığımızda hayat bize şunu öğretir: Anın içinde dans etmeyi öğrenmezsek her patlamada sinir sistemimiz bizi ayakta tutmaya çalışır. Kıldan ince, kılıçtan keskince bir sırat köprüsünden geçer gibi, karşıdan karşıya geçmenin tek yolu bazen razı olmaktır. Sevgi parçalarımızı bir arada tutar. Ama sevgi, Yunus’un “Varıp onun üstüne evler kurasım gelir.” dediği gibi bir gönül genişliğinde seyr ü sülûk sağlar. Cennetten bir vahaya ulaşmakla köprüden cehennem ateşine düşmek arasında gider geliriz. Óliver Laxe bir söyleşisinde şöyle diyor: “Bir film yapmak, bedenlerimizle ve ruhlarımızla dünyada var olan bir acıyla bağlantı kurmaktır. Atalarınızdan gelen bir acıyla da bağlantı kurarsınız. Sadece çocuklarınızın değil, nesiller arası aktarılan daha büyük bir acıyla… Bir film çekerken biraz kendimizden bahsederiz. Kriz, özünüzle bağlantı kurmanız için gereken yoldur. Ölümü hatırlamak, kendi ölümünüzü hissetmek hayata daha yoğun seslenmemizi sağlar. Bu film sert bir masaj gibi; sağlıklı bir film. Film yaparken yaptığınız şey kendinize bakmak ve kendinizi sorgulamaktır. Ben Kur’an’ı seviyorum ve tekno müziği seviyorum; aralarındaki bağlantıyı bilmiyorum.” Bilmeden bilmek dedikleri de bu olsa gerek. Bazen aklımızla bilmeyiz sezgimizle söze dökemediğimiz bir histir olan.
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
| Tüm Yazarlar |
|
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
![]() |