
CSIS’in verileri, Rusya’nın Ukrayna’da yürüttüğü savaşın askeri bir “operasyon” değil, klasik anlamıyla emperyalist bir yıpratma savaşı olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Yaklaşık 1,2 milyon askeri kayıp, bunun 325 bininin ölümle sonuçlanması, buna karşılık yüzde 1,5’i bile bulmayan toprak kazanımları… Bu tablo, Lenin’in emperyalizm tarifinde altını çizdiği temel gerçeği doğrular. Tekelci kapitalizm, krizlerini savaş yoluyla çözmeye çalışır, ancak bu savaşlar üretici güçleri değil, insanı ve toplumu tahrip eder.
Putin rejimi, bu savaşı bir “ulusal güvenlik” meselesi olarak sunarken gerçekte yaptığı şey, Rusya’da sermaye birikim rejiminin tıkanmasını militarizmle aşma girişimidir. Düşen sanayi üretimi, kronik emek gücü açığı, sermaye kaçışı ve teknolojik bağımlılık, hepsi savaş ekonomisiyle maskelenmektedir. Faşizan devlet aygıtı, Gramsci’nin ifadesiyle, rızanın çözüldüğü noktada zor aygıtını çıplak biçimde devreye sokmaktadır.
Bu noktada savaş, bir dış politika tercihi olmaktan çıkar, rejimin içsel bir yeniden üretim mekanizması haline gelir. Muhalefetin bastırılması, sendikal hakların fiilen askıya alınması, savaş karşıtlığının “ihanet” olarak kriminalize edilmesi, bunların tamamı, burjuva devletin sınıfsal karakterinin olağan sonuçlarıdır.
Bu Savaş Türkiye’yi Neden Doğrudan İlgilendiriyor?
Marksist bir perspektiften bakıldığında Türkiye’nin bu savaşa “uzak” olduğu iddiası ideolojik bir yanılsamadır. Türkiye, yarı-çevre kapitalist bir ülke olarak, emperyalist bloklar arası gerilimlerin tam fay hattında konumlanmıştır. Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu hattı, sermaye, enerji ve askeri lojistik açısından stratejik bir geçiş kuşağıdır. Ukrayna savaşı bu kuşağı fiilen bir ön cephe hinterlandına dönüştürmüştür.
Türkiye egemen sınıfları açısından mesele, barış ya da halkların güvenliği değildir. Mesele, enerji arzı, savunma sanayii ihaleleri, NATO içindeki pazarlık gücü ve iç politikada milliyetçi mobilizasyonun sürdürülmesidir. Bu nedenle iktidar bloğu, savaşı açıkça desteklemese bile, onu sürekli bir “jeopolitik tehdit” söylemiyle iç siyasetin malzemesi haline getirir.
Artan savunma harcamaları, toplumsal refahın daha da budanması, emeğin disipline edilmesi ve grevlerin “milli güvenlik” gerekçesiyle bastırılması, savaşın Türkiye’deki dolaylı ama son derece somut sonuçlarıdır. Bu, klasik bir savaşın içselleştirilmesi sürecidir.
Faşizm İhraç Edilir mi? Evet, Edilir.
Antifaşist mücadele açısından en kritik nokta şudur. Faşizm yalnızca ulusal bir rejim biçimi değildir, emperyalist kriz dönemlerinde sınır aşan bir yönetim tekniğidir. Rusya’da normalleştirilen savaş hukuku, lider kültü, muhalefetin tasfiyesi ve militarist toplumsal seferberlik, başka ülkelerde de “olağan” hale getirilmeye çalışılır.
Türkiye’de zaten uzun süredir var olan otoriterleşme eğilimleri, bu küresel atmosferden bağımsız değildir. “Beka”, “kuşatma”, “dış güçler” söylemi, sınıf mücadelesini bastırmanın ve emekçi sınıfları milliyetçilikle hizaya sokmanın ideolojik aracıdır. Bu bağlamda Ukrayna savaşı, Türkiye’deki iktidar bloğu için kullanışlı bir korku ve disiplin kaynağıdır.
Bu savaşta kaybedenler açıktır. Rusya ve Ukrayna’nın emekçi sınıfları, gençleri, işçileri, köylüleri… Kazananlar ise silah tekelleri, enerji kartelleri ve otoriter rejimlerin iktidar klikleridir. Dolayısıyla savaş karşıtlığı, soyut bir “barış” talebi değil, doğrudan kapitalist üretim ilişkilerine ve faşizan devlet biçimlerine karşı bir sınıf mücadelesi başlığıdır.
Türkiye açısından gerçek görev, bu savaşı diplomatik manevralarla “dengelemek” değil, emperyalist savaşlara, militarizme ve otoriter kapitalizme karşı açık bir sınıfsal tutum almaktır. Aksi halde bu yıpratma savaşı, yalnızca Ukrayna topraklarında değil, Türkiye’de de emeğin, özgürlüklerin ve toplumsal geleceğin yıpratılmasıyla sonuçlanacaktır.
Çünkü Marksizmin bize defalarca hatırlattığı gibi, savaşlar tesadüf değildir, kapitalizmin kriz anlarında aldığı en çıplak biçimdir.