
Kolombiyalı savaşçıların Ukrayna cephesinde artan varlığı, tesadüf değil, emperyalist kapitalizmin uzun süredir inşa ettiği bir tarihsel sürekliliğin sonucudur. The Kyiv Independent’te Jared Goyette tarafından aktarılan Kolombiyalı bir gönüllünün iki yıllık savaş deneyimi, bize yalnızca bireysel bir “neden geldim” hikayesi sunmaz. Aksine, bu anlatı, küresel kapitalizmin nasıl yoksul ülkelerin emekçi çocuklarını savaş piyasasına sürdüğünü, savaşın nasıl bir uluslararası emek sömürüsü rejimi hâline geldiğini tüm çıplaklığıyla gösterir.
Kolombiya, on yıllardır silahlı çatışmalarla yoğrulmuş yarı sömürge bir ülkedir. ABD destekli kontrgerilla politikaları, paramiliter yapılar ve neoliberal yağma düzeni, milyonlarca insanı kalıcı güvencesizliğe mahkum etmiştir. Bu koşullarda yetişen eski askerler için “yabancı gönüllü” olmak, ideolojik bir tercihten çok, hayatta kalmanın militarize edilmiş biçimidir. Röportajda konuşan Kolombiyalı savaşçı da Ukrayna’ya gelişini bu çerçevede anlatır, düzenli gelir vaadi, askeri deneyimin “değerlendirilmesi” ve başka bir çıkış yolunun olmaması.
Ancak Ukrayna cephesindeki gerçeklik, emperyalist propagandanın çizdiği tablodan bütünüyle farklıdır. Yabancı savaşçılar, birlikler içinde sistematik ayrımcılığa uğramakta, maaşları geciktirilmekte, en riskli görevlere sürülmektedir. Yani savaşın proleterleri, uluslararası ölçekte de proleterdir, cephede ölenler Kolombiyalı, Afrikalı, Kafkasyalı emekçilerdir, kazananlar ise Washington, Brüksel ve Moskova’daki askeri-endüstriyel komplekslerdir.
Bu noktada Ukrayna savaşı, “Rusya-Ukrayna çatışması” olarak daraltılamaz. Bu savaş, emperyalist sistemin derinleşen krizini yönetmek için açılmış bir paylaşım cephesidir. NATO ve Rusya arasındaki hegemonya mücadelesi, çevre ülkelerin insan kaynağı üzerinden yürütülmektedir. Kolombiyalı gönüllüler, bu savaşın en görünür ama en sessiz kurbanlarıdır.
Türkiye açısından bu tablo son derece yakındır ve son derece politiktir. Ukrayna, Türkiye’nin birkaç yüz kilometre kuzeyinde, Karadeniz’in hemen ötesinde süren aktif bir savaş alanıdır. Bu savaş, Türkiye’de enerji fiyatlarını, gıda krizini, savunma harcamalarını ve iç politik dengeleri doğrudan etkilemektedir. Buna rağmen Türkiye’de egemen sınıflar, meseleyi “denge politikası” ve “arabuluculuk” retoriğiyle sınıfsızlaştırmakta, savaşın emekçilere kesilen faturasını görünmez kılmaktadır.
Yurtseverlik, emperyalist bloklardan birine yedeklenmek değildir. Gerçek yurtseverlik, Türkiye emekçi sınıflarının çıkarlarını esas alan anti-emperyalist bir sınıf tutumudur. Bugün Ukrayna’da Kolombiyalı bir işçi çocuğu, “gönüllü” etiketiyle cepheye sürülüyorsa, Türkiye’de de işçi sınıfı aynı emperyalist sistemin ekonomik sonuçlarıyla boğuşmaktadır, enflasyon, güvencesizlik, sendikasızlaştırma ve baskı.
Faşizm, tam bu koşullarda güçlenir. Savaş ekonomisi, güvenlikçi devlet aygıtını tahkim eder, milliyetçi hamaset sınıf çelişkilerinin üzerini örter. Türkiye’de de Ukrayna savaşı, “ulusal güvenlik” söylemiyle grev yasaklarının, ifade baskısının ve otoriterleşmenin gerekçesi haline getirilmektedir. Emperyalist savaş, içeride sınıf mücadelesini bastırmanın ideolojik zeminine dönüşmektedir.
Kolombiyalı savaşçının ailesinden kopuşu, geciken maaşlar ve cephede yaşadığı değersizlik duygusu, bu düzenin özünü ele verir. Kapitalizm, insanı yalnızca kullanılabilir olduğu sürece tanır. Savaş, bu kullanımın en çıplak ve en acımasız biçimidir.
Sonuç olarak Ukrayna savaşı, Türkiye için uzak bir dış politika başlığı değil, ulusal sınıf mücadelesinin doğrudan bir parçasıdır. Marksist ve yurtsever bir perspektif, bu savaşı romantize etmeyi de, taraflardan birine yedeklenmeyi de reddeder. Asıl görev, emperyalist savaş düzenine karşı, halkçı, laik ve bağımsız bir Türkiye hattını savunmaktır. Çünkü Kolombiya’dan Ukrayna’ya uzanan her paralı asker hikayesi, bize şunu hatırlatır. Bu düzende ölenler halklar, kazananlar sermayedir.