
Dünya, parıltılı vitrinleriyle insanı büyüleyen bir sahneye dönüştürüldü. Emperyal bir düzen, insan ruhunu rakamlara, kimlikleri kategorilere, inancı ise pazarlanabilir bir aksesuar düzeyine indirgeyen bir mekanizma kurdu. Bu mekanizma, insanlara bir “kişilik kostümü” giydiriyor: Modernlik adı altında, tüketim etiketiyle, ideolojik kalıplarla süslenmiş maskeler… Her birey bir “çizmeli kediye” dönüşüyor eğitilmiş, biçimlendirilmiş, sisteme uyum sağlaması öğretilmiş. Ancak Rav Lugasi’nin hikayesinin özü burada yankılanır. Maskeler, tabiatı değiştirmez. Kimliğin üzerini yüzlerce kat boyayabilirsiniz, fakat ruhun çekirdeği silinemez.
Emperyal düzen, “inkarı” özgürlük olarak pazarlarken, inancı sahte bir gerilik, ruhu ise ekonomik verimlilik uğruna bastırılması gereken bir fazlalık gibi gösterir. İnsanlara, kendi tarihlerini, köklerini, atalarının sesini “eski” diye unutturmaya çalışır. Onlara yeni bir dünya düzeni teklif eder.
Kimliğini unut, ahlakını unut, ruhunu unut…
Yeter ki itaat et, yeter ki sisteme uy.
İşte tam burada Rav’ın metaforu konuşur.
Eğitilmiş kedi, insana benzeyebilir, yürür, tepsi taşır, belki konuşmayı bile öğrenir…
Ama bir fare gördüğünde, bütün eğitim buharlaşır ve tabiatı açığa çıkar.
Çünkü öz, baskılandıkça daha güçlü geri döner.
Yahudi’nin imanı gibi, insanın vicdanı da susturulamaz.
Ataların yankısı, kuşaklardan süzülen ruh çağrısı, ticarileşmiş modernliğin duvarlarını aşar.
Emperyalizmin en büyük korkusu işte budur:
İnsanın kendi hakikatine uyanması.
Kayıp Ruhlar Çağında Direnen İnsan
Bugünün dünyasında insanlar yorgun. Şehirler parlıyor fakat kalpler kararıyor. İnsanın eline diploması veriliyor, unvanları artırılıyor, konfor alanları büyütülüyor fakat içindeki boşluk büyüyor. Zihin eğitiliyor, ama ruh aç bırakılıyor.
Bir fırtına estiğinde…
Bir kriz vurduğunda…
Bir ölüm sessizce kapıyı çaldığında…
Bütün maskeler düşüyor.
İşte o an insan, en yalın haliyle kalıyor.
Bastırılmış iman, unutulmuş hafıza, köklerden yükselen o derin çağrı yeniden hayat buluyor. Diplomalar, ideolojiler, güç anlatıları o anda anlamsızlaşıyor.
Çünkü hakikat, kağıtların üzerine değil, ruhun derinliklerine yazılmıştır.
İnsanın içindeki bu ezgiyi emperyal düzen susturamaz.
Susturmak ister, çünkü bu ezgi baş kaldırır.
Bu ezgi, adalet ister.
Bu ezgi, insanı metaya dönüştüren sisteme karşı direnir.
İşte antiemperyalist ruh, tam da buradan doğar.
Köküne sahip çıkan insan, sömürüye boyun eğmez.
Bu metin bize şunu hatırlatır:
İnanç, yalnızca dogma değildir;
Bir direniş biçimidir.
Bir kimlik muhafazasıdır.
Bir varoluş isyanıdır.
Modern dünya insanı “evcilleştirilmiş bireyler” haline getirmeye çalışır.
Düşünen ama hissetmeyen, sorgulayan ama köksüz, çalışan ama anlamdan kopmuş.
Oysa iman, yukarıdan indirilen bir kalıp değil, içeriden yükselen bir fırtınadır.
Ataların duası, annelerin gözyaşı, bin yıllık yolculuğun hafızasıdır.
Bir gün gelir, insan bunu hatırlar.
Ve işte o an, sistemin bütün büyüsü bozulur.
Çünkü özünü hatırlayan insan, artık köle değildir.
Rav Lugasi’nin metaforu yalnızca teolojik bir öğreti değil, çağımıza açılmış bir aynadır. Bize şunu söyler
İnsan satın alınamaz,
Ruh ehlileştirilemez,
İman sökülemez.
Emperyal sistem, insanı kendi özüyle arasına mesafe koyarak zayıflatır. Fakat hakikat, bastırıldıkça daha güçlü doğar. Kimliğini, inancını, köklerini hatırlayan birey, pasif bir seyirci olmaktan çıkar, adalet arayan bir özneye dönüşür.
Ve belki de kurtuluş, tam burada başlar.
İçeriden yükselen o kalıcı fısıltıyı duymakta…
Ataların sesine kulak vermekte…
Maskeleri usulca bir kenara bırakıp,
Kendi hakikatine yeniden yürümekte.