![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
|
Türkiye’nin Yeraltı Haritası, Uluslararası Mafya Ağlarının Kavşağına Dönüşen Bir Ülkenin Hikayesi
Türkiye son yıllarda yalnızca bir geçiş ülkesi ya da coğrafi bir köprü olarak değil, aynı zamanda uluslararası organize suç ağlarının buluşma ve üslenme alanı olarak tartışılmaya başlandı. Balkanlardan Kafkaslara, Rusya’dan Latin Amerika’ya uzanan geniş suç hatlarının kesiştiği bu coğrafyada, yabancı mafya liderlerinin yerleşmesi, uyuşturucu rotalarının buradan işletilmesi, vatandaşlık sisteminin suistimali ve küresel suç baronlarının Türkiye merkezli operasyonlara yönelmesi yeni ve tehlikeli bir tabloyu ortaya koyuyor.Bu dönüşümün temelinde, Türkiye’nin jeopolitik konumunun suç ekonomisi tarafından yeniden keşfedilmesi yatıyor. Akdeniz limanları, kara ticaret güzergahları, serbest bölgeler ve artan dış ticaret hacmi, ülkeyi küresel uyuşturucu ve kara para trafiğinde kritik bir lojistik merkezi haline getirdi. Tonlarca kokain yüklü gemiler, Balkan rotası üzerinden geçen eroin sevkiyatları ve yeni sentetik uyuşturucu ağları, Türkiye’nin artık yalnızca transit değil, operasyonel ve finansal bir merkez haline geldiğini gösteriyor. Bu süreçte, yabancı suç örgütleri için Türkiye güvenli bir liman ve yeniden konumlanma alanı olarak öne çıktı. Hollandalı ve İsveçli uyuşturucu baronlarının Türkiye’de oturum ve vatandaşlık elde etmesi, Avustralya ve Yeni Zelanda bağlantılı suç liderlerinin burada örgütsel ağlarını genişletmesi, sistemdeki kurumsal boşlukların nasıl istismar edildiğini ortaya koyuyor. Yatırım karşılığı vatandaşlık ve oturum uygulamaları, zamanla yalnızca ekonomik cazibe programları olmaktan çıkıp, uluslararası suç aktörleri için bir hukuki korunma zırhına dönüşebildi. Balkan mafyasının Türkiye’ye taşan çatışmaları bu tablonun en çarpıcı boyutlarından biri. Cinayetler, işkence evleri, hesaplaşma villaları ve intikam operasyonları, yeraltı dünyasının yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda şiddet üzerinden işleyen bir iktidar rekabeti kurduğunu gösteriyor. Rusya merkezli suç ağlarında Ded Hasan, Rövşen Caniyev ve Lotu Quli gibi figürler arasında başlayan güç mücadelesinin Türkiye’ye sıçraması, ülkenin artık sadece bir saklanma alanı değil, hesaplaşma sahası olarak da kullanıldığını kanıtlıyor. İstanbul’da işlenen suikastlar, bölgesel mafya savaşlarının küreselleşmiş yapısını somut biçimde görünür kılıyor. Bu tabloya eşlik eden bir diğer sorun ise devlet mekanizmaları ile suç ağları arasındaki geçirgenlik tartışmasıdır. Kırmızı Bülten ile aranan bazı isimlerin vatandaşlık veya kimlik edinebilmesi, oturum alabilmesi ve bürokratik kanallar üzerinden statü kazanabilmesi, yalnızca güvenlik zafiyeti değil, aynı zamanda kurumsal etik ve idari denetim meselesi olarak karşımıza çıkıyor. Organize suç, yalnızca sokakta silah taşıyan tetikçilerle değil, kimi zaman bürokrasiye sızan ilişki ağları, danışmanlık kanalları ve finansal işlemler üzerinden de kendini yeniden üretebiliyor. Uluslararası mafya örgütlerinin Türkiye’de kalıcı hale gelmesinin bir sonucu olarak, yeraltı dünyası ile yerüstü sistemlerinin birbirine temas ettiği gri alanlar büyüyor. Kravatlı çeteler, finans aracılığı yapan yapı taşları, yatırım danışmanlığı adı altında hareket eden gölge sermaye kanalları ve kimlik sistemini manipüle eden aracılar, geleneksel mafya imgesinin çok ötesinde bir suç ekosistemi ortaya çıkarıyor. Bütün bu gelişmeler, meseleyi yalnızca bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarıyor, aynı zamanda hukuki, ekonomik ve sosyopolitik bir reform ihtiyacı haline getiriyor. Vatandaşlık ve oturum programlarının sıkı denetimi, uluslararası adli işbirliğinin güçlendirilmesi, sınır ve kayıt sistemlerinin saydamlaştırılması, finansal izleme mekanizmalarının derinleştirilmesi ve devlet kurumları arasındaki koordinasyonun artırılması bu açıdan hayati bir gereklilik olarak öne çıkıyor. Türkiye bugün, küresel suç ağlarının kavşağına dönüşmüş bir ülke gerçeğiyle yüzleşiyor. Bu yüzleşme yalnızca operasyonel önlemlerle değil, aynı zamanda kurumsal şeffaflık, adalet politikaları ve toplumsal bilinç üzerinden inşa edilmek zorunda. Aksi takdirde, organize suç yalnızca bireysel eylemler üzerinden değil, sistemle kurduğu gizli ortaklıklar aracılığıyla güç kazanmaya devam edecektir. Türkiye’nin önünde bu nedenle kritik bir soru duruyor. Bu coğrafya küresel mafya ağlarının üssü olarak mı kalacak, yoksa güçlü bir hukuk mimarisi inşa edilerek suç ekonomisinin stratejik dayanak noktası olmaktan çıkarılacak mı? Bu sorunun yanıtı, yalnızca güvenlik politikalarını değil, aynı zamanda ülkenin gelecekteki siyasal ve toplumsal yönelimini de belirleyecektir. Türkiye’nin son yıllarda uygulamaya aldığı yatırım yoluyla vatandaşlık ve oturum programları, küresel sermaye çekme politikalarının bir parçası olarak tasarlansa da, pratikte bazı suç örgütleri tarafından stratejik bir hukuki kalkan olarak kullanılabilmektedir. Gayrimenkul alımı, şirket kurma, banka teminatı gösterme veya istihdam yaratma gibi yasal yollar, belirli denetim zaafları ve aracı şirketlerin agresif pazarlama pratikleri nedeniyle, kimi zaman kara para sahiplerinin kimlik transferine zemin hazırlayabilmektedir. Bu süreçlerde kullanılan yöntemlerin başlıcaları şunlardır. Yüksek tutarlı gayrimenkul alımlarının değerleme raporları üzerinden manipülasyonu, front-company niteliğindeki şirketler aracılığıyla sahte istihdam ve yatırım gösterimi, aracı danışmanlık ağları üzerinden hızlandırılmış başvuru paketleri, uluslararası adli sicil taramalarındaki bilgi paylaşımı boşlukları. Bu mekanizmalar, suç aktörlerine yalnızca bir oturum hakkı değil, aynı zamanda uluslararası hareket serbestisi ve finansal erişim imkanı kazandırmaktadır. Böylece vatandaşlık, yalnızca bir statü değil, operasyonel bir güvenlik alanı işlevi görmektedir. Türkiye’de yerleşik hale gelen uluslararası suç örgütleri, finansal faaliyetlerini nadiren doğrudan yürütür. Çoğu zaman meşru ticaret görüntüsü veren şirket ağları, aracılık firmaları ve döviz transfer kanalları üzerinden hareket edilir. Bu yapı şu başlıklarda görünür hale gelir. İthalat-ihracat şirketleri üzerinden fatura şişirme ve para transferi, turizm, gayrimenkul ve lojistik sektörlerinde nakit yoğunluklu alanların kullanımı, paravan ortaklıklar yoluyla kazançların finansal sisteme geri sokulması, kripto varlık kanalları ve offshore hesaplarla çok katmanlı transfer zincirleri. Türkiye’nin ticaret koridoru olarak sahip olduğu liman, serbest bölge ve taşımacılık altyapısı, bu aktörler için yalnızca transit değil, aynı zamanda planlama ve dağıtım sahası niteliği taşır. Bu nedenle suç ekonomisi, kendisini çoğu zaman ticari hareketliliğin içine gömerek görünmezleştirir. Yabancı suç örgütleri Türkiye’ye geldiğinde, yerel yapılarla doğrudan çatışmak yerine genellikle iş bölümü ve çıkar ortaklığına dayalı bir denge kurmayı tercih eder. Bu ilişki birkaç katmanda seyreder. Yerel gruplar lojistik, saha bağlantıları ve koruma ağı sağlar. Yabancı gruplar sermaye, pazar ilişkisi ve dış bağlantıyı getirir. Aracılar, iki yapı arasında komisyon bazlı köprü rolü üstlenir Bu model, tam entegrasyon değil, kontrollü etkileşim üretir. Ancak pazar payı, rota hakimiyeti veya kişisel rekabetler devreye girdiğinde, bu denge suikast, kaçırma ve güç gösterisi gibi yöntemlerle kırılabilmektedir. Son yıllardaki bazı cinayetler ve hesaplaşmalar, bu hibrit ortaklıkların ne kadar kırılgan olduğunu açıkça göstermektedir. Bu aktörler ve aileleri, Türkiye’de çoğunlukla göze batmayan fakat yüksek konforlu bir yaşam tarzı sürdürür. Büyük şatafat yerine profil düşürmeyi tercih ettikleri gözlenir. Tipik yaşam modeli şu unsurlar etrafında şekillenir. Kapalı site ve güvenlikli rezidanslarda ikamet, çocukların özel veya uluslararası okullara yönlendirilmesi, sosyal çevrenin dar, kontrollü ve uluslararası ağırlıklı tutulması. Aile bireyleri çoğu zaman faaliyetlerden haberdar değildir veya iş dünyası örtüsü içinde yaşar. Suç ağı görünmez kalırken, günlük yaşam orta üst sınıf bir yabancı sakin profili ile sürdürülür. Bu nedenle toplumsal zeminde fark edilmeleri çoğu zaman güçtür. Ortaya çıkan tablo, yalnızca güvenlik perspektifiyle değil, aynı zamanda idari denetim, finansal izleme ve hukuk mimarisi açısından ele alınmalıdır. Vatandaşlık ve oturum süreçlerinde güçlendirilmiş inceleme, uluslararası veri paylaşımının artırılması, finansal işlemlerde şeffaflık ve iz sürme kapasitesinin derinleştirilmesi kritik önem taşımaktadır. Türkiye, küresel suç ağlarının üssü olmakla hukukun caydırıcı ağırlığını yeniden tesis etmek arasında stratejik bir eşiktedir. Bu eşik, yalnızca kolluk tedbirleriyle değil, kurumsal bütünlük ve kamu yararı odaklı reformlarla aşılabilecektir. Kaynakça
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
| Tüm Yazarlar |
|
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
![]() |