
Yazmak, mürekkebin kağıtla buluşması ya da kağıda dökülen sözcükler değildir; insanın varoluşsal bir haykırışı, yaşadığı zamana tanıklığı, zamanın ve mekanın ötesine geçme çabasıdır. Yazmak insanın kendi iç dünyasından dış dünyaya kurduğu en sağlam köprüdür. Yazma eyleminin bireysel bir eylemden ziyade, insanlığın ortak mirasına eklenen bir halka olduğunu, altında toplumsal sorumluluk duygusunun ve "tanıklık etme" arzusunun yatttığını söyleyebiliriz.
İnsanın neden yazdığına dair bu derin yolculuğu şu başlıklar altında inceleyebiliriz:
Birincisi ölümsüzlük arayışı ve iz bırakma isteğidir. İnsan, geçici olduğunun bilincinde olan tek canlıdır. Bu farkındalık, onu kendisinden sonrakilere bir "iz" bırakmaya iter. Yazmak, biyolojik ölümün ardından düşüncelerin yaşamaya devam etmesini sağlayan bir tür "ruhsal gen aktarımıdır." Yazılan her satır, yazarı şimdiki zamandan koparıp "her zaman"a taşır.
"Buradaydım, bunları hissettim ve bu dünyadan geçtim" demenin sorumluluk yüklü en zarif yoludur.
Yazmak, her ne kadar yalnız yapılan bir eylem gibi görünse de, aslında kalabalık bir masada oturmaktır. Hiç tanımadığımız bir okurla, yıllar sonra aynı duyguda buluşma ihtimali, yazmanın toplumsal boyutunu oluşturur. Zihnimiz, içine doğduğumuz kültür, okuduğumuz kitaplar ve duyduğumuz seslerle doludur. Yazarken aslında içimizdeki bu "toplumsal sesleri" yeniden düzenler ve dışarıya yansıtırız. Ayrıca kurulan empati köprüsü ile bir başkasının acısını veya sevincini kağıda dökmek, toplumsal yalnızlığı kırmanın en iyi yoludur. Yazılan her metin, toplumun ortak hafızasına eklenen bir tuğladır.
Unutulmaya yüz tutan acıları veya örtbas edilen gerçekleri gün yüzünde tutmak, yazarın en büyük sorumluluklarından biridir.
Yaşanan olaylar ancak sözcüklere döküldüğünde bir "hikayeye" dönüşür. Zihnimiz sürekli akan, düzensiz ve bazen yıkıcı olan bir karmaşık düşünce bulutudur. Yazmak, bu karmaşayı bir düzene sokma, anlamlandırma çabasıdır.
İnsan, yazarak içindeki fırtınaları dindirir ve toplumsal normlar içinde söyleyemediği "hakikati" geleceğe emanet eder.
Yazarlar, toplumun vicdanı ve hafızasıdır. "İçimizdeki toplumsal sorumluluk" güdüsü ile bireyin deneyimlerinin toplu bilince eklemlenmesidir. Bir toplumu ayakta tutan şey, paylaşılan hikayelerdir. "Sessizlerin Sesi" olma arzusu içimizdeki toplumsal, vicdani sorumluluk, haksızlıkla mücadele, ötekini anlamak (enpati) yalnızlığı gidermek (okurla olan gönüldaşlık) size yazmaya, paylaşmaya iter.
Yazmak, unutuluşa karşı verilen en büyük savaştır; toplumsal unutkanlığın panzehridir.
Yazmak bir itirazdır, bir ayağa kalkıştır ve her şeyden önce insan kalma çabasıdır. "Yazmak, dünyayı katlanılabilir kılmanın tek yoludur." Belki de insan, dışarıdaki dünyanın gürültüsünü susturup, içindeki o uçsuz bucaksız toplumun sesini dinlemek için kalemi eline alır.
Yazmak, paradoksal bir eylemdir. En derin yalnızlık anlarında başlar; kapılar kapandığında, perdeler çekildiğinde ve dış dünyanın gürültüsü dindiğinde. Çünkü bireysel bir "ben" olarak kalmanın darlığına dayanamaz. Ancak kalem kağıda ya da bilgisayarın klavyesine değdiği an, o ıssız oda bir anda insanlığın tüm zamanlarını barındıran devasa bir meydana dönüşür. İçinde, kendinden önce yaşamışların acıları, kendinden sonra geleceklerin hayalleri ve hiç tanışmadığımız insanların sessiz çığlıkları vardır. Yazmak, bu içsel kalabalığı selamlamak ve kendi biricik yalnızlığımızı, insanlığın ortak hafızasına bir armağan olarak sunmaktır.
Kişi, masasında yalnız görünür ama zihninde binlerce yıllık bireysel yada toplumsal sorunlar, gelişmeler, kavramlarla birliktedir. Kısacası yazma eylemi, yalnızca bir kendini anlatma biçimi değil; kendi içimizdeki o sonsuz toplumsallığı, o devasa "biz"i arama yolculuğudur.