
Osmanlı döneminde de İPEK Yolu’nun Çin’den başlayarak Anadolu’yu boydan boya geçip İstanbul’a kadar uzandığını bilmekteyiz. Aslında İPEK Yolu’nun, tarihin derinliklerinde antik EFES kentinden başlayarak Çin’deki Xian kentine kadar uzandığı da bilinmektedir. Hatta bu yolun başlangıcının, kimilerine göre EFES harabeleri olduğu ve KRAL YOLU olarak adlandırıldığı da söylenir. Aslında bu yolun çeşitli güzergâhları bulunmaktadır; yalnızca “İpek Yolu” demek de tam olarak doğru olmayabilir.
İpek ve BAHARAT Yolu da diyebiliriz. Çünkü bu yolda kervanlar yürür; katırlara ya da kimi yerlerde develere yüklenen ipek ve baharat batıya taşınırdı. Yol boyunca şehirlerde durulup ticaret yapıldığı anlatılır. Anadolu’da ise bu yolun Erzurum, Malatya, Kayseri, Ankara, Konya, Bilecik, Bursa, İzmit ve İstanbul’dan geçerek Avrupa’ya ulaştığını bilmekteyiz. Bu yolun yaklaşık uzunluğunun 8.000 kilometre olduğu tahmin edilmektedir.
Hatta 1500’lü yıllarda Portekizli denizci ve seyyah Ferdinand Magellan, İpek ve Baharat Yolu’na denizden ulaşmayı hedeflemiş; daima batıya giderek bu yolu bulabileceğini savunmuştur.
Çin’den gelen kervanların yükü bellidir: ipek ve baharat. Ancak geri dönüşte bu hayvanlara ne yüklendiği pek bilinmez.
8.000 kilometrelik bu yol boyunca, uğranılan kentlerde yerel tüccarlarla yalnızca satış değil, alışveriş de yapıldığını düşünürüm. Bu kervanlar İran’dan geçerken ticaret kentleri olan İsfahan ve Tebriz’e de uğradıkları için, bu şehirlerde hem baharat hem de ipek kumaş ticaretini yaptıkları bir gerçektir. Kervanların kalabalık topluluklardan oluştuğunu tahmin ediyorum; çünkü geçilen güzergâhlar yalnızca düzlükler değil, aynı zamanda yüksek dağların vadileri ve tehlikeli yollarla doludur.
Kanımca kervanlar yalnızca ticaret yapan ve hayvanlara bakan insanlardan oluşmuyordu. Bu güzergâhların tehlikeli dönemeçlerle dolu olduğu muhakkaktır. Hayvan bakıcılarının yanı sıra, kervanı koruyacak insanlara da ihtiyaç vardı. Çocukluğumda radyolarda, doğu bölgelerimizde araçların önünün kesildiği, yolcuların eşkıyalar tarafından soyulduğu haberlerini hatırlarım. Bu haberleri gazetelerin sütunlarında da okuduğumu anımsıyorum.
Bu kervanları soyanların bazen köyleri bastığı, köylerden kendi işlerine yarayan gençleri insan gücü olarak dağa kaldırdıkları da söylenirdi. PKK eşkıya çetesi türü yapıların da insan gücü takviyesine ihtiyaç duyduklarına inanırım.
EŞKIYA meselesi daha sonra filmlere de konu olmuş, ancak eşkıyalık olgusu tam anlamıyla izah edilememiştir.
Selçukluların parçalanma sürecinde ortaya çıkan ve Dulkadir, Karesi, Aydın, Saruhan gibi beylikler olarak bildiğimiz toplulukların, bazı tarihçilere göre aslında birer kervan soygun çetesi gibi hareket ettikleri de dile getirilir. Bu toplulukların içine Osman Bey dâhil midir, bilemiyorum. Osman Bey, Kayı aşiretinin başıdır. İznik yöresindeki Bizans tekfurlarını haraca bağlamaları ve kervanlardan bir tür haraç almaları, eşkıyalık olarak nitelenir mi? Bu konuda kesin bir fikrim olmasa da, bu tür eylemlerin soygun tanımı kapsamına girmesinin doğal olduğuna inanırım.
Yakın tarihimizde de eşkıyalığın yaşandığına şahit olmaktayız.
Mart 1995’te başlayan ve yıllar boyunca İstanbul’da Galatasaray Lisesi önünde her cumartesi günü toplanan bir grup anne, kaybolan evlatları için oturma eylemi yapmaya devam etti. Toplum bu grubu Cumartesi Anneleri olarak anmaya başladı. Tıpkı Arjantin’de, cunta döneminde kaybolan çocuklarını bulmak için 1999 yılında PLAZA DEL MAYO Meydanı’nda toplanan Arjantinli anneler gibi. Ancak bu annelerin direnişi, 2018 yılında İçişleri Bakanı olan Süleyman Soylu tarafından yasaklandı.
Bugünlerde eşkıyalığın boyut değiştirdiğine şahit olmaktayız. Hepimizin bildiği bu küçük dünyada, petrol rezervi en büyük ülkelerden biri VENEZUELA’dır; başkenti CARACAS’tır. Bir tarihte Ekvador’un başkenti QUITO’ya giderken uçağın, Caracas’taki uluslararası havaalanı olan SIMON BOLIVAR’da yakıt ikmali için durduğunu hatırlarım. Venezuela ve yine ciddi petrol rezervlerine sahip olan İRAN’ın ham petrol satışlarında en büyük alıcının ÇİN olduğu bilinmektedir. Amerika’nın, Çin’in başka ülkelerden petrol almasına engel olmaya çalıştığı da herkesçe bilinir. Çin’in her alanda gösterdiği inanılmaz gelişmeyi durdurmak mümkün görünmemektedir.
Teknolojide ve özellikle güneş enerjisinde kaydettiği büyük ilerlemeyi durdurmanın imkânsız olduğunu fark eden AMERİKA’nın, bizim bildiğimiz anlamda eşkıyalığa soyunduğuna şahit olduk. 3 Ocak 2026 tarihinde, önceden planlandığı ve hatta Venezuela Başkanlık Sarayı’nın birebir aynısı inşa edilerek defalarca tatbikat yapıldığı söylenen bir gece baskınıyla, Venezuela Başkanı Nicolas Maduro ve eşi yakalanarak ülke dışına kaçırıldı. Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump’ın adamlarının, Maduro’yu New York’ta bilinmeyen bir yerde tuttuğu iddia edilmektedir.
21. yüzyılda geldiğimiz bu noktada, eşkıya artık kervan soymamakta; ülkelerin siyasi liderleri, başka ülkelerin eşkıya başkanları tarafından kaçırılmakta diye bir sözüm geldi söyledim hem nalına hem mıhına.