
Ülkemizde birçok önemli okul vardır. Bazılarının bir asırdan daha uzun süredir eğitim verdiğini bilmekteyiz. Mesela İstanbul’un göbeğinde, İstiklal Caddesi üzerinde bir okul vardır. Biz onu Galatasaray olarak biliriz. Aslında Mekteb-i Sultani, İstanbul’da 1481 yılında II. Bayezid tarafından kurulmuştur. Biz günlük dilde Beyazıt desek de, esas adı tarih kitaplarında Bayezid olarak geçer. Padişah Bayezid’in açtığı bu Sultani, İstanbul’un o tarihteki kazası olan Beyoğlu semtinde inşa edilir. Okulun adı da Galatasaray Enderun Mektebi olur. 1868 yılında ise bu okuldan tıbbiye talebeleri, Galatasaray’dan Topkapı Sarayı’nın hemen altında oluşturulan Gülhane Tıbbiye Mektebine geçerler. 1 Eylül 1868 tarihinde Padişah Abdülaziz tarafından Gülhane Tıbbiyesi açılır.

Bildiğiniz gibi Bizans İmparatorluğu, Konstantinopolis şehrini düşmanlarından korumak için İtalyan bir sülale olan Galatalılardan yardım ister. Onlar da bugünkü İtalyan Konsolosluğunun bulunduğu Tom Tom Sokağı çevresindeki Galata semtine yerleşirler.
Bu bölgenin hemen tepesine Galatasaray Mekteb-i Sultani kurulur. Okulun saray ihtişamındaki inşası nedeniyle buraya Galata Sarayı denilmeye başlanır.
Gülhane’de kurulan ve Tıphane, Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane ya da Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane (مكتب طبيه شاهانه) olarak adlandırılan kurumun açılışı ise Osmanlı Padişahı II. Mahmud tarafından 14 Mart 1827 tarihinde gerçekleştirilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Fransızlarla yapılan iş birliği çerçevesinde Fransızca eğitim veren bir dizi okulun açılmasına saray tarafından icazet verilmiştir. Saint Jean Baptiste de la Salle tarafından kurulan Frerler Cemiyeti, 1840’lı yıllarda yoğun çalışmalar yaparak bu okulların açılmasında etkin rol oynamıştır. Bu okullardan San Benoit, 1783 yılında kurulmuştur.
Daha sonraları Saint Joseph ve Dame de Sion okulları 1857 yılında açılır. Bu okullara Fransa’dan öğretmenler gelir ve İstanbul’a yerleşirler. Bu öğretmenler, bu okullarda çocuk yetiştirmeye başlar. Böylece İstanbul’da bir Fransız ekolü oluşur.
İstanbul’daki bu faaliyetleri izleyen Amerika, 1858 yılında birkaç harp gemisini Dolmabahçe Sarayı’nın önüne çekerek, İngilizce tedrisat yapacak okullar kurmak adına padişahtan icazet ister. Bu yaklaşımla alınan izin sonucunda 240 adet okulun kurulmasına müsaade edilir.
Bu girişimle açılan okulların ilki, İstanbul’da Robert Kolej olarak bilinir. Daha sonra Ermeni nüfusun yoğun olduğu iller hedef alınarak bu okullar planlanır. Kayseri’de Talas, Mersin’de Tarsus, Merzifon, Tokat, Gaziantep, İzmir, Üsküdar, Elazığ ve Harput gibi yerlerde hem okul hem de hastane inşa edilerek Anadolu’ya Amerikalılar yerleşmeye başlar.
Medeniyetin beşiği olarak bilinen bu Anadolu toprakları, tarih boyunca birçok kavim ve devlet tarafından işgal edilmiş; herkesin göz diktiği Asia Minor, yani Küçük Asya ya da bildiğimiz adıyla Anadolu üzerinde bugün Türkiye Cumhuriyeti bulunmaktadır.
Ben de bu okullardan Kayseri Talas’ta bulunan okula 1953 yılında kayıt oldum. Kendimi şanslı addediyorum; çünkü bu okulların birçoğu bugün artık yok.
Okulda sınıf arkadaşlarımız Türkiye’nin çeşitli illerinden gelirdi. Kökenleri ve dinleri farklı arkadaşlarımız vardı. Müslüman, Hristiyan ve Yahudi kökenli arkadaşlarımızla bir arada, hiçbir sorun yaşamadan okurduk. Bazı Türkçe derslerimiz olurdu; Kayseri’den öğretmenler gelir, bir gece okulda kalır, ertesi gün giderlerdi. Kimi hocaları severdik, kimilerini ise hiçbirimiz sevmezdi. Nedenini tam bilmemekle birlikte, bizimle diyalog kurmayan hocalara pek kanımız kaynamazdı.
Ancak bazı öğretmenlerin sözleri bizlere birer atasözü gibi kazınırdı. Bir yurttaşlık öğretmenimiz vardı; çok ağır konuşur, verdiği cevaplar altı çizilecek nitelikte olurdu. Sözlü için bizi tahtaya kaldırır, biz de “Hocam, dün gece elektrikler kesildi, çalışamadım.” derdik. Hocadan gelen cevap tokat gibi olurdu:
“Mazeretlerin kıymeti yoktur; kıymet neticelerdedir.”
Olduğumuz yerde kalakalırdık.
Bir başka hocamız daha vardı; boydan kısa arkadaşlarımızı pek sevmezdi, onlara fazla sempati göstermezdi. Bize de nasihat ederken, “Mabatı yere yakınlardan çekinin” derdi. Bu cümle zihnime kazınmıştır. Son bir yıldır ekranlarda siyasi arenada oynanan oyunların mimarını izlerken, bu hocam aklıma gelmektedir. Mabatı yere yakın birinin hazırladığı, seçilmiş yerel yönetim başkanlarını hareketsiz bırakma senaryosunu tarih ileride nasıl yazacak, bilmiyorum.
Bizans İmparatorluk Sarayı’nda dönen entrikaları bugün okuyoruz; Topkapı Sarayı’nda kurulan tuzakları, yakın tarihimizde Ergenekon ve Balyoz oyunlarının nasıl tezgâhlandığını da bugün okuyoruz. Bugün oynanan oyunların gerçekleri ise ileride nasıl okunacak, merak etmekteyim; diye bir sözüm geldi söyledim, hem nalına hem mıhına.