![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
|
Yıldızlara Bakanlar ve Adaleti Seçenler: Sâbiî Kozmolojiye Karşı Yahudi Etik Devrimi
Sâbiîler, Musa İbn Meymun ve Yahudilik arasındaki ilişki, yalnızca tarihsel ya da teolojik bir tartışma değil, aynı zamanda insanın doğa, kader, akıl ve sorumlulukla kurduğu ilişkinin nasıl tanımlandığına dair köklü bir ayrımın ifadesidir. “Sâbiîlik” tek ve bütünlüklü bir din olmaktan ziyade, antik dünyanın geçişsel inanç formlarını kapsayan bir şemsiye kavramdır. Kur’an’da Yahudiler ve Hristiyanlarla birlikte anılan Sâbiîler, tek Tanrı inancına yakın ama klasik vahiy geleneğiyle tam örtüşmeyen bir topluluk olarak görülürken, Harran Sâbiîleri kozmik düzen, yıldızlar ve gezegenler etrafında şekillenen astrolojik ve felsefi bir dünya görüşünü temsil eder.Günümüzde bilinen Mandaî Sâbiîler ise vaftiz ritüeli merkezli, gnostik bir inanç yapısına sahiptir. Bu farklılıklar, Sâbiîliğin aslında antik dünyanın doğa-merkezli, kozmik ve ezoterik düşünce biçimlerinin bir yansıması olduğunu gösterir. Musa İbn Meymun, yani Maimonides, bu inanç biçimlerini özellikle “Dalalet Ehli İçin Rehber” adlı eserinde kapsamlı biçimde ele alır. Onun açısından Sâbiîlik, basit bir putperestlik değil, putperestliğin felsefileşmiş ve sofistike halidir. Sâbiîler Tanrı’yı tamamen inkar etmezler, ancak Tanrı’yı yıldızlar, gezegenler ve kozmik güçler gibi aracılar üzerinden düşünürler. Maimonides’e göre asıl tehlike burada yatar. Tanrı’yı reddetmekten ziyade, Tanrı’yı dolaylılaştırmak ve O’nun yerine doğa güçlerini kutsamak. Bu yaklaşım, Tanrı’nın mutlaklığını zedeler ve insanı kozmik düzen karşısında edilgen bir varlık haline getirir. Maimonides’in en çarpıcı tezlerinden biri, Tora’daki birçok mitsvanın, yani dini emrin, doğrudan Sâbiî uygulamalara karşı bilinçli bir reddiye olarak tasarlanmış olmasıdır. Kurban ritüellerinin biçimi, yiyecek yasakları, bayramların zamanlaması ve ibadet düzeni, hepsi İsrail toplumunu kozmik kültlerden, astrolojik kadercilikten ve doğa tapınmasından koparmayı amaçlar. Bu okuma biçimine göre Yahudilik, antik putperestliğin devamı değil, tam tersine, ona karşı radikal bir kopuştur. Doğa kutsal değildir, kutsal olan, doğayı yaratan Tanrı’dır. Kozmik uyum değil, ahlaki irade merkezdedir. Bu noktada Sâbiîlik ile Yahudilik arasındaki fark keskinleşir. Sâbiî düşüncede bilgi çoğunlukla ezoterik, astrolojik ve kozmik sırlar üzerinden şekillenirken, Yahudilikte akıl ve vahiy birlikte işler. Sâbiîlik, insanı yıldızların ve kaderin etkisi altına sokarken, Yahudilik insanı eylemlerinden sorumlu kılar. Maimonides için bu ayrım yalnızca teolojik değil, aynı zamanda politik ve ahlakidir. Astrolojik ve kaderci dinler, insanı pasifliğe ve teslimiyete iter, bu da siyasal ve toplumsal ataleti besler. Yahudilik ise insanı tarihin öznesi haline getirir, sorumluluk yükler ve eyleme çağırır. Bu nedenle Maimonides’in Sâbiîlik eleştirisi, modern dünyaya da uzanan bir anlam taşır. Doğayı kutsallaştıran, kozmik güçleri merkeze alan ve insan iradesini ikincilleştiren her düşünce biçimi, ona göre, insanın ahlaki özgürlüğünü zayıflatır. Yahudilik ise bu bakışta, insanı yıldızlardan kurtarıp vicdanla ve sorumlulukla yüzleştiren bir gelenektir. Mitolojiye karşı etik, kaderciliğe karşı irade ve kozmosa karşı ahlaki sorumluluk çağrısıdır. Sâbiîler, antik dünyanın kozmik ve doğa merkezli inanç mirasını temsil ederken, Musa İbn Meymun’un yorumladığı Yahudilik, bu mirasa karşı bilinçli bir kopuşu ifade eder. Bu kopuş, yalnızca Tanrı anlayışında değil, insanın kendisini nasıl konumlandırdığı sorusunda da belirleyicidir. Yahudilik, insanı gökyüzüne bakan bir seyirci olmaktan çıkarır, yeryüzünde sorumluluk alan bir özne haline getirir. Bu çerçevede Musa İbn Meymun’un Sâbiîlik eleştirisi, yalnızca geçmişte kalmış bir polemik değil, insanlığın tekrar tekrar düştüğü zihinsel bir tuzağa karşı uyarıdır. Çünkü Maimonides’e göre Sâbiîlik bir “din” olmaktan çok, insanın belirsizlik ve korku karşısında geliştirdiği kadim bir refleksi temsil eder. Evreni anlamak yerine ona teslim olmak. Yıldızlara bakarak anlam aramak, gökyüzünü ahlakın yerine koymak ve kozmik düzeni insan iradesinin üstünde görmek… Bu tutum, bireyi rahatlatır, çünkü sorumluluğu ortadan kaldırır. Başına gelenler artık kendi eylemlerinin değil, gezegenlerin ve kaderin sonucudur. Yahudilik ise tam bu noktada sert ve sarsıcı bir itiraz yükseltir. Tora anlatısında yıldızlar yaratılmıştır, yöneten değil, yönetilendir. Güneş ve ay “ışık veren cisimler”dir, kutsal varlıklar değil. Bu dil, bilinçli bir biçimde kozmik kutsallığı söküp alır. Maimonides’in ısrarla vurguladığı gibi, bu yaklaşım metafizik bir sadeleşmeden ziyade ahlaki bir devrimdir. Çünkü Tanrı’yı doğadan ayırmak, insanı da doğanın kör döngüsünden ayırmak anlamına gelir. İnsan artık “olan bitenin” pasif bir parçası değil, “olan bitenden” sorumlu bir faildir. Bu yüzden Maimonides için Sâbiîliğe karşı mücadele, aslında ahlaki öznenin inşasıdır. Astrolojik düşünce, toplumsal eşitsizlikleri ve zulmü meşrulaştırır. Kimileri yıldızları iyi olduğu için yönetir, kimileri kötü yıldızlar altında doğduğu için ezilir. Yahudilik bu mantığı kökünden reddeder. Peygamberler geleneği, kralları da köleleri de aynı etik ölçütle yargılar. Hiçbir kozmik düzen, adaletsizliği mazur gösteremez. Bu nedenle Musa İbn Meymun’un gözünde Sâbiîlik, yalnızca yanlış bir inanç değil, adaletsiz bir dünya görüşüdür. Buradan bakıldığında, Maimonides’in düşüncesi modern çağ için de şaşırtıcı derecede günceldir. Bugün yıldızların yerini “piyasa”, “sistem”, “jeopolitik zorunluluklar” ya da “kaçınılmaz gerçekler” almıştır. Ancak mantık aynıdır. İnsan iradesini etkisizleştiren, ahlaki sorumluluğu dağıtan ve zulmü kaçınılmaz gösteren her anlatı, Sâbiî zihniyetinin çağdaş bir tezahürüdür. Maimonides’in Yahudiliği ise buna karşı hala aynı soruyu sorar: “Bu böyle olmak zorunda mı?” Ve ardından daha sert bir soru gelir. “Eğer yanlışsa, neden susuyorsun?” Sonuçta Sâbiîler, insanlığın kozmosa duyduğu hayranlığın ve korkunun tarihsel bir ifadesidir. Musa İbn Meymun ise bu hayranlığın ahlaki bedelini teşhir eder. Yahudilik, onun yorumunda, gökyüzünü büyüden arındırırken yeryüzünü sorumlulukla doldurur. İnsan yıldızlardan kurtulur, fakat vicdanla baş başa kalır. İşte bu nedenle Maimonides için gerçek özgürlük, kozmik sırları bilmekte değil, doğru ile yanlışı ayırt edip bedelini ödemeye hazır olmaktadır. Bu noktada Maimonides’in yaklaşımı, Yahudiliği mistik kaçışlardan arındıran katı bir rasyonalizm olarak yanlış anlaşılmamalıdır. Aksine onun hedefi, aklı Tanrı’nın yerine koymak değil, aklı, putperestliğin en rafine biçimlerinden biri olan “kozmik kadercilik”ten kurtarmaktır. Çünkü Maimonides’e göre insanın en büyük putu, taştan ya da yıldızdan yapılan değil, kaçınılmazlık fikridir. “Böyle gelmiş, böyle gider” düşüncesi, ahlaki çöküşün en sofistike bahanesidir. Yahudiliğin Sâbiîlikten kesin kopuşu tam da burada anlam kazanır. Alaha’nın ayrıntılı ve bazen yorucu görünen yapısı, bireyi kozmik belirsizliğe bırakmamak için vardır. Ne yiyeceğini, nasıl ticaret yapacağını, güç karşısında nasıl davranacağını düzenleyen bu sistem, yıldızlara bakmayı değil, eylemlere bakmayı öğretir. Maimonides için mitsvalar, metafizik birer sembol değil, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin ahlaki disiplinidir. Bu yüzden ibadet bile, onun düşüncesinde, duygusal bir sarhoşluk değil, bilinçli bir yönelimdir. Sâbiî dünya görüşü insana “yerini bil” der. Yahudilik ise “yerini al” der. Biri hiyerarşiyi gökten indirir, diğeri sorumluluğu yere indirir. Bu fark, yalnızca teolojik değil, siyasal ve toplumsal sonuçlar da doğurur. Maimonides’in yaşadığı çağda bu, kralların ilahi meşruiyetine karşı sessiz ama köklü bir itirazdır. Günümüzde ise piyasanın, teknolojinin ya da gücün kutsallaştırılmasına karşı aynı derecede rahatsız edici bir sorudur. Bu bağlamda Sâbiîlik, tarihsel bir inanç sistemi olmanın ötesinde, her çağda yeniden üreyen bir zihniyet olarak karşımıza çıkar. Astrolojinin yerini algoritmalar, gezegenlerin yerini “veri”, yıldız haritalarının yerini grafikler alabilir. Ancak eğer bu yapılar insanın etik muhakemesini askıya alıyorsa, Maimonides açısından fark yoktur. Sorun bilginin kendisi değil, bilginin sorumluluğu ortadan kaldırmak için kullanılmasıdır. Musa İbn Meymun’un Yahudiliği bu nedenle rahatlatıcı değildir. Teselli vermez, kaçış sunmaz. Aksine insanı sürekli huzursuz eder. Çünkü Tanrı’yı gökyüzünden indirip tarihin içine yerleştirir, insanı da bu tarihin pasif tanığı olmaktan çıkarıp faili haline getirir. Peygamberlerin sesi burada yeniden yankılanır. “Adalet yap, merhameti sev ve sorumluluktan kaçma.” Son kertede Sâbiîlik ile Yahudilik arasındaki gerilim, insanın evrendeki konumuna dair iki zıt cevaptır. Biri insanı kozmosun küçük ve önemsiz bir parçası olarak görür, diğeri onu ahlaki anlamın taşıyıcısı kılar. Maimonides’in mirası, bu ikinci görüşü akıl yoluyla savunma cesaretidir. Yıldızların sessizliğine karşı vicdanın sesini yükseltir. Ve insana şunu hatırlatır. Evren büyük olabilir, fakat adalet yıldızlardan değil, insandan başlar. Bu nedenle Maimonides’in düşüncesinde Tanrı bilgisi, metafizik bir zafer değil, etik bir yükümlülüktür. Tanrı’yı “bilmek”, O’nun ne olduğunu tanımlamak anlamına gelmez; O’nun adına nasıl yaşanması gerektiğini kavramak anlamına gelir. Negatif teoloji de tam burada devreye girer. Tanrı hakkında ne söylenemeyeceğini bilmek, insanın kendi sınırlarını fark etmesini sağlar. Bu farkındalık, Sâbiî geleneğin aksine insanı edilgenliğe değil, bilinçli eyleme yöneltir. Çünkü sınırlarını bilen insan, kaderin arkasına saklanamaz. Sâbiîlikte kozmik düzen kutsaldır, Yahudilikte ise adalet kutsaldır. Kozmos bozulmaz, ama toplum bozulur. Bu yüzden Tora’nın ilgisi göklerin düzeniyle değil, pazar yerinin, mahkemenin, evin düzeniyle ilgilidir. Maimonides bu noktayı özellikle vurgular. Eğer Tanrı yıldızların hareketiyle ilgilenseydi, peygamberlere ihtiyaç olmazdı. Peygamberlik, astronominin değil, ahlaki krizin ürünüdür. Bu yaklaşım, Musa İbn Meymun’u yalnızca bir din filozofu değil, aynı zamanda radikal bir tarih düşünürü yapar. Tarih onun için döngüsel değil, yönelimi olan bir süreçtir. Sâbiî kozmolojide her şey tekrar eder, her şey kaderin ritmine uyar. Yahudilikte ise tekrar yoktur, sorumluluk vardır. Aynı hatayı yeniden yapmak mümkündür ama aynı gerekçeyle yapmak mümkün değildir. Çünkü bilgi artar, bilinç derinleşir, mazeretler çöker. Burada Alaha’nın pedagojik işlevi ortaya çıkar. Yasa, Maimonides’te baskı aracı değil, ahlaki eğitimin sürekliliğidir. İnsan doğası gereği dağılmaya meyillidir, yıldızlara, işaretlere, sembollere tutunmak ister. Alaha bu dağılmayı toplar, gündelik hayatı kutsal bir disipline dönüştürür. Böylece kutsallık gökte aranmaz, zamanın ve eylemin içine yerleşir. Şabat bunun en açık örneğidir. Kozmik bir olay değil, etik bir duruştur. Modern dünyada Sâbiî zihniyetin dönüşü tam da burada tehlikeli hale gelir. Bugün insanlar yıldız falına değil, “piyasa kaçınılmazlığına”, “jeopolitik zorunluluklara”, “sistem böyle” söylemine inanır. Maimonides’in eleştirdiği kadercilik biçim değiştirir ama özünü korur. Yahudiliğin meydan okuması ise hala aynıdır. Hiçbir sistem, adaletsizliği zorunlu kılamaz. Sonuçta Sâbiîlik ile Yahudilik arasındaki ayrım, inançlar arası bir detay değil, insanlık tasavvuruna dair köklü bir tercihtir. Ya insan, büyük düzenin önemsiz bir dişlisidir ya da ahlaki anlamın taşıyıcısıdır. Musa İbn Meymun’un mirası, ikinci ihtimali akıl, yasa ve etikle savunmaktır. Ve bu savunu, her çağda rahatsız edici olmaya devam eder. Çünkü yıldızlara bakmak kolaydır. Sorumluluğa bakmak ise cesaret ister.
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
| Tüm Yazarlar |
|
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
![]() |