A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri Ekitap Radyo

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

KURAL MI, İLKE Mİ?

Kategori Kategori: Felsefe | Yorumlar 0 Yorum | Yazar Yazan: Mustafa Alagöz | 03 Ekim 2009 01:37:08

"Hep tespitte kalmak yakınmanın bir türüdür." Bu sözü bir sohbette duymuştum. O anda pek çok ilişki alanları ve kendilerine özgü söylemleri belleğimde canlanmaya başladı. "İfade" deneyimi yaşamın doruğudur. Çünkü tüm etkinliklerinizin, tasarımlarınızın ve eylemlerinizin içselleştirilip bir başka bilince sunacak olgunlukta ortaya konulması demektir.

“İfade” derken bunu somut haliyle, yani kavramıyla söylüyorum: Logos, Ateşli Söz, Kelam içerik aynı; dönüştürücü gücü olan söz anlamında.
 
Dönüştürücü sözü dönüşen insan söyleyebilir ve kendi yaşadıklarından, kendi deneyimlerinden hareketle bunu yapabilir.
 
Toplumsal-politik konular dünyada üzerine en çok çene çalınan ve ileri geri laf edilen alan olsa gerek: İnsana yüzeysel ve geçici doyum verir; fazla yorulmadan, emek sarf etmeden de bu iş yapılabilir. Yine yüzeysel bir “mesihlik” duygusu da yaşatır. Çünkü koskoca toplumun, milyonlarca insanın “hayatı, geleceği ve mutluluğu” üzerinde dil döküyorsunuzdur. Fazla sorumluluk üstlenmeyi gerektirmez. Sıkıştığınız yerde muhataplarınızı kolayca yargılayıp suçlayabilirsiniz. Konudan konuya kolaylıkla geçebilirsiniz. Durum böyle olunca belirli bir toplumsal-politik konu üzerine söylemler aşağı-yukarı aynı düzlemde sürer, ama ters yönde de fikir dile getirerek çok farklı bir şey söylediğinizi zannedebilirsiniz.
 
Birisinin bir cümlesini alır ona kendinizce niyet yüklersiniz, bundan ne gibi anlamlar çıktığını ya da ne anlama geldiğine dair eleştiriler getirir, hatalarını ve eksiklerini “gösterirsiniz.”
 
Bunun önüne geçmek mümkün değil, tam tersine önüne geçmek gibi bir düşünceyi akılda tutmak bile saçma. Çünkü her söylem kendi sorumluluğunu ister istemez üstlenir. Bu durum yeni zorlamalara kapı aralar, farklı söylemlerin çatışmasından taze arayışları tetikler, şimdiye değin dile gelmemiş değerlendirmeleri doğurur. Ama Nasıl? Bütün sorun burada düğümleniyor.
 
* * *
 
Herkes kendi yaşamının bir başkasının yaşamıyla iç içe olduğunu günlük olarak deneyimler. Kendisinin başkası üzerinde etkisi olduğu gibi başkasının etkisine açık olmaktan kaçamaz. İşte bu zorunluluktan dolayı her insan şu veya bu biçimde toplumsal-politik konulara ve sorunlara bir biçimde bulaşır. Ama bunun bilimini yapanlar, yaşamın düzenlenmesi konusunda sorumluluk üstlenenlerin durumu farklı.
 
Kendi doğasına göre ussallık taşımayan, yani kendi içinde kendine özgü yasalılık taşımayan hiç bir alan yoktur. Bu yasalılığı görmeyen, ussallıktan uzak kalan hiçbir yaklaşım herhangi bir soruna çözüm getiremez. Evet, geçici olarak inisiyatif kullanabilir; yani keyfilik, zorbalık, görmezden gelmek gibi tarihsel zavallılıklar bir süreliğine gücü eline geçirebilir, ama geçici olarak. Bu geçicilik sürecinde canlar yanar, acılar yaşanır latif deyimiyle çiçekler çiğnenir, ama sonuçta filizlenmeye ve meyveye durmaya kimse engel olamaz.
 
Politik eylemlilik tümüyle geleceğin tasarımlanması, şimdinin olanaklarıyla gelecekte gerçekleşmesini istediklerimizin temellerinin atılmasına dönüktür. Burada çok önemli bir ikilemle yüz yüze geliriz. Geleceği kurarken şimdiye kadar yaşanagelenleri daha da katılaştırıp devam ettirmek mi, yoksa yaşamın yeni gereksinimlerine yanıt bulup uygulamak mı? Yaşam bütünsel bir süreçtir.  Bu durum bile politik-toplumsal konularda keyfi bir biçimde tavır takınamayacağımızı bize söyler. Tarihte bu keyfiliğin nelere yol açtığını çokça gördük, ama olması kaçınılmaz olan er ya da geç gerçekleşiyor. Hegel’in hoş bir deyimi vardır; “Usun hilesi” der. (İlahi mekr). Her türlü saçmalık, keyfilik ve zorbalık uygulansa da bunların tümü giderek zorunlu olanın ortaya çıkmasına, hakkın tecelli etmesine hizmet eder.
 
 
* * *
 
 
Elbette farklı düşünenler olacaktır, ama ülkemizde gelinen son durum bunu açıkça gösteriyor. İnkâr politikaları, “son terörist ölünceye kadar mücadelemiz sürecektir” türünden bağırıp çağırmalara rağmen artık şu gerçek kendini iyice dayatmış durumda: “Bu iş silahla çözülmüyor” Peki neden? Var olan bir gerçekliği yok edemezsiniz, istediğiniz kadar yok sayın o er yada geç bir yerden filizlenip rengini ortaya salacaktır. Birkaç onyıl öncesinde duyardık, okurduk; “yepyeni bir tarihsel topluluk yarattık, komünist toplum” denen topraklarda insanlar bir de baktık ki dinsel, ulusal ve etnik ayrıma dayalı olarak birbirilerini boğazlıyorlar.
 
Doğa dışı tüm yaşamımız Tinsel alandır ve burada düşüncenin ürettiği değerler, fikirsel açılımlar yaşamı yönlendirip şekillendirir. Bu noktada tutum ne olacak? “Ulus”, “din”, “ideolojik ilke”, “sınıf” gibi sabit duruş noktalarından mı hareket edeceğiz, yoksa hakikatlerin açılımını sağlayacak olan ilkesel yoldan mı? İlkesellik derken varoluşsal bir gerçekliğin sonsuz değişim gücünü ve bu gücün kendini gerçekleştirmesinin yasalılık durumunu göz önüne almayı kastediyoruz.
 
İlkeden hareket etmekle kuraldan hareket etmek aynı şey değil. Kural günlük pratik yaşamın nasıl gerçekleştirilip sürdürüleceğinin yollarının belirlenmesi ve uygulanmasıdır. İlke ise düşüncededir. İlkeler mutlaktır. Bu sözcük kimisine çok itici gelecektir. Mutlaktır çünkü sınırlanmış, belirlenmiş bir varlığı yoktur, soyuttur, kısaca söylersek elle tutulur-gözle görülür değildir. Örneğin; Özgürlük, Adalet, Dostluk, Sevgi, Hak… Bunlar kendi başlarına var değiller, ancak düşünsel belirlemelerle ve insan emeğiyle içerik kazanıp, tarihsel koşullara göre gerçekleşirler. Gerçekleşme göreceli, ilke (hakikat) ise mutlaktır, diyalektik dedikleri durum. İlkeler açındırılarak yenilenir, değiştirilir ve aşılır, ama her durumda bir ilkeye bağlı olarak yol alınır. İbni Arabi’nin bir sözü tam da bu noktaya işaret ediyor: “Hiçbir itikadla itikadlanmayız, itikadsiz de kalmayız”. Bu, her şeyin birbiriyle ilişki yoluyla varolmak zorunda olmasından doğar.  
 
Bilindiği gibi hepimiz ençok şu sözü duyagelerek büyüdük. “Atatürk İlke ve İnkılâpları”. İlkeler kurallar haline getirilirse puta dönüşür ve uygulamasından zorbalık doğar. İdeolojik yaşamda ve dinlerde bu  durum net olarak görüldü. Dinlerdeki mitsel söylemler, ritüeller, simgeler birebir gerçek olarak kabul edildi; bunun sonucunda putlaştırma doğdu ve inananlara zulüm yaşattı. Bu söylemlerdeki evrenseller göz ardı  edilip onların ifade biçimleri mutlak hale getirildi.
 
Marks “ben Marksist değilim”, dedi. Hegel “artık Hegelci olunamaz”, dedi.  Hz. İsa kilise kurmadı, Hz. Muhammed halife atamadı, “içinizden en hayırlı olanı seçin” dedi. Mevlana tarikat kurmadı. Ama takipçilerinin onlar adına neler yaptığı ortada. Peki, düşüncelerin, doğru fikirlerin toplumsal yaşama yansıtılması ve uygulaması nasıl olacak, kurumsallaşma olmayacak mı? Yaşamda süreklilik, karşılıklı bağımlılık varsa kurumsallaşma olmak zorundadır. Ama kurumu ele geçirenler egemenliklerini süreğen kılmak için ilkelerin değişkenliğini kuralların donukluğu içine hapsediyorlar, sorun da buradan doğuyor.
 
 
İlkeler, deyim yerindeyse kutup yıldızı gibidirler. Yön gösterirler, fakat hep aynı yön göstericiye bağlı kalmak diye bir şey de yoktur. Ama her durumda sizin eylemlerinize içerik olan, yöneldiğiniz bir erek varolmak zorundadır, yoksa şaşkına dönersiniz. Cahil olursunuz. (Cahil “cehl” sözcüğünden türemeymiş: Cehl ise çölde kaybolmuş deveye denirmiş, yani yönsüz.)
 
Kurumların donukluğu toplumsal yaşamın demokratik işleyişiyle aşılır, düşüncelerin yaratıcı gücü ise Özgürlük İdeasına bağlı fikir üretimiyle mümkün olabilir. Toplum ve insana dair dönüşmek deyince pek çok olanağın (ekonomik, politik, teknik, kurumsal) hayata geçmesi anlaşılmamalı. Elbette bunlar önemli, fakat yeterli değil. Yaşama dönük ne yaparsak yapalım, ne düşünürsek düşünelim bir sabit noktamız vardır: İnsan. Tek başına insan sözcüğü de yeterli olmuyor, insanın neyi? Bedensel sağlığı mı, günlük geçimi mi, yoksa adaletle yaşamı mı, özgülüğü mü? Özgürlük ve Adalet ilkesi mutlaktır: Mutlu, huzurlu ve sevinçli bir yaşam için olmazsa olmaz kavramlar. Din, ideoloji, ulus, gelenek ve sayabileceğiz tüm olgular, alışkanlıklar, kurallar, gelenekler ancak bunların açılımı içinde anlamlı ve değerli olabilirler.
 
İnsanlık tarihi aslında baştan sona bu hakikatlerin (Özgürlük, Adalet) açılımının, kendini gerçeğe dönüştürmesinin de tarihidir, dahası her şey bu eksen etrafında bu ereğe doğru devinmiştir. Bu tarihin yasasıdır, yani varoluşsal. Yaşam inişle çıkışlı yol alır, zaman zaman geriler, zikzaklar çizer ama her seferinde bu eksenin ve ereğin gerçekleşmesine hizmet eder.
 
 
* * *
 
Bireyler kişisel donanımları, ahlakları ve yetenekleri ile tarihe katılırlar ve tarihi yönlendirirler. Kendi kişiselliklerini evrensellerle uyumlu kıldıkları ölçüde tarihsel kişilik olurlar.
 
Tarihsel kişiler sadece engelleri kaldırdıklarının, devrimlerin ve dönüşümlerin bu yolla Gerçekleştiğinin bilincinde olan kimselerdir. Bu insanlara hayran olmak, saygı duymak, fikir ve düşüncelerini anlamak ve geliştirmek başka bir şey, söylemlerini ve uygulamalarını her dönem için birebir uygulamaya kalkmak başka bir şey. Kendine yön belirleyemenler, yaşamın ortaya koyduğu yeni açılımları kavrayamayanlar kaçınılmaz olarak geçmişe yapışıp kalacaklardır. Bu durum da tarihin diyalektiğidir, karşıt bağımlılık ve içsel dinamizm olmadan devinim ve dönüşüm olmuyor. Sorun bunun bilincine varıp gerekli sorumluluğu üstlenmek ve bu yolla eylemde bulunmakta yoğunlaşıyor.
 
Mustafa Kemal Atatürk’ten birkaç alıntı vermek istiyorum:
 
"Bir adam ki büyük olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki memleketi kurtarmak için evvela büyük  adam lazımdır der ve bunun için bir de kendine örnek seçer, onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı kanaatinde bulunur; bu, adam değildir.”

"…Büyük odur ki hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için hakiki ülkü ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin, herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen bunda mukavemeti (direnci) yok eden olacaksın, önüne sonsuz engeller yığacaklardır, kendini büyük değil, küçük, zayıf, vasıtasız, hiç kabul ederek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Ondan sonra sana ‘bu yüksek’ derlerse, bunu diyenlere de güleceksin!" (Bütün Eserler, Kaynak Yay. Cilt 3, S.28. Hatıra defterinden.)
 
"Milletler işgal ettikleri arazinin hakiki sahibi olmakla beraber insanlığın vekilleri olarak da o arazide bulunanlardır.  … Fakat efendiler …. Her halde alemde bir hak vardır. Ve hak, kuvvetin üstündedir." (Ankara’da eşraf ve ileri gelenlere konuşma: 29.12.1919, C.6)
 
"....insanları istediği gibi kullanan kuvvet, fikirler ve bu fikirleri kişiselleştirip yayan kimselerdir."(‘Subay ve kumandan’ ile Konuşmalar. 1914)
 
İşte bu söylemler ilkesel niteliktedir. İlkeler insanı sürekli olarak sorumluluğa çağırır, yeni arayışlarda yönünü bulmasını sağlar, yaşamın canlı ve akışkan sürecinde yolsuz yordamsız kalmasına meydan vermez. Ama ilkeler uygulandığı anda kurallar haline gelirler; ne birini ne diğerini yok sayamayız, görmezden gelemeyiz. Aşkın olana bağlanmak, geçici ve sınırlı olan içenden bizi çıkarıp yükseltir. Sonuçta aşkınlar aşkını vardır ki bu da Özgürlüktür. Özgürlük öznel bir heves, kulağa hoş gelen bir çağrı değil, bir zorunluluktur. O sonsuzdur, sürekli derinleşip yoğunlaşır. Bu, tarihin bir yasasıdır, çelmeleyenler, anlamayanlar olmuştur olamaya da devam edecektir.
 
Özgürlük için birer at sineği olmak bile insanı yeterince onurla doldurur. Son birkaç yıl içinde uyuşuk atı rahatsız eden çıkışlar oldu ülkemizde: “Ermenilerden Özür” bildirgesi ve Taraf Gazetesi’nin tavırları ülkemizde donuk anlayışları ve köhnemiş tutumları nasıl da sarstı…
 
İnsanlığın en güzel evlatlarından biri, bilge insan Sokrates’in kendini ölüme mahkûm edenlere karşı söyledikleri şu “sinek vızıltıları” binlerce yılları aşarak hala kulaklarımızda hoş bir seda olarak çınlıyor:
 
“Ben tanrının, devletin başına tebelleş ettiği bir atsineğiyim; her gün her yerde dürtüyor, uyarıyor, azarlıyorum, ardınızı bırakmıyorum. Benim gibi birini kolay kolay bulamayacaksınız yargıçlar, onun için beni esirgemenizi, kendinizi benden yoksundurmamanızı salık veririm”. (Sokrates; Savunma’dan. S.39. Remzi Kitapevi)
 
Dirimsel bir ilke; uyuşuk olanı sürekli dürtükleme, yaşam damarlarını tıkayan tüm tortuları temizlemek için sorgulayıcı bir düşünme disiplini, bedelini ödemeye hazır bir sorumluluk duygusu ve yaşanısı bir dünya için özveriyi göze alma cesareti. Özgürlük, güvenlik, huzur, …için bile olsa bağlanıp kaldığımız her şey bir süre sonra zincire dönüşebiliyor. Bir bütün olarak yaşamın serpilip gelişmesi, insanın mutluluk ve özgürlüğü her şeyin üstündedir. Tüm kural ve ilkeler sadece birer hizmetkârdır, tapılacak tanrısal güçler değil.
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 6 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar


Henüz Yorum Yazılmamış

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Atlas’tan Tüm Türkiye’ye Çağrı Çocukları Korumak Devletin Görevidir, Gelecek Nesiller İçin Mücadele Şart!
Saraçhane: Gençliğin Ayağa Kalktığı Gece ve Sessizliği Yırtan İrade
Zamanın Sessiz Çığlığı: Kırımlı Leyla Hanım’ın Ardından
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü
İran’ın Bombaları, Azerbaycan’ın Direnişi

Ülkelerin birbirini 'eğlence olsun diye' vurabildiği yeni dünya düzeni
Hackerlar FBI'ın Epstein dosyalarına sızdı.
İran Savaşı Aslında Çin'le İlgili
Amerika yine bitmek bilmeyen bir savaşın içinde mi?
Avustralya'dan İranlı kadın futbolculara sığınma hakkı

Von der Leyen, AB'nin ticaret anlaşmasında sona yaklaştığı Avustralya’yı ziyaret edecek.
Yeni Sömürgecilik: Enerji, Mineraller ve Kaynak İmparatorluğunun Geri Dönüşü
Altın Örümceğin Karanlık Ağı, Türkiye’de Altın Piyasası, Suç, Siyaset ve Kapitalist Çürüme
Türkiye’de konkordato alarmı: 2025’te başvurular tarihi zirveye gidiyor
Dijital Yuan Etki Aracı Olarak: Güneydoğu Asya'nın Para Egemenliği ve Stratejik Özerkliği

DSÖ’den korkutan uyarı: Cinsel organlara yerleşen 'melez' parazit kıta değiştiriyor!
Zulüm Normalleştiğinde Merhamet Radikaldir…
Avrupa’da en fazla Türk’ün yaşadığı ülkeler hangileri?
"En ciddiyetsiz nesil": Z kuşağı neden kasten gülünç olmayı seçiyor?
Güney Karolina'nın Unutulmuş Osmanlıları: Sumter Türklerinin Şaşırtıcı Gerçeği

İnsan neden yazar? İçimizdeki toplumsal sorumluluğu aramak
Tora, Stranger Things 5, Upside Down ve İnsan Ruhunun Metafiziği
2025'in Türkiye’deki en önemli 10 arkeolojik keşfi
Osmanlı İmparatorluğu'nda Kahvehaneler: Bir Sosyo-Politik Etki
Osman Hamdi Bey’i bilmeyen varsa bile herhalde Kaplumbağa Terbiyecisi’ni bilmeyen yoktur ya “Mihrap” tablosu...

Einstein'ın hayran kaldığı filozof: Spinoza'nın aklınızı başınızdan alacak radikal fikri
Adalet Kavramına Filozofların Gözünden Bir Yolculuk
KE.KE.ME. (KKM)
Yapay Zeka Felsefesi
Tutunarak kalmak mı? Bulanmadan donmadan akmak mı?

Yeryüzünü fırına çeviren atmosfer olayı: Isı kubbesi
Dünyanın hareket halindeki en eski buzdağlarından biri yaban hayatı cenneti ile çarpışabilir
Yarasaların azalmasıyla bebek ölümlerinin ilişkili olduğu ortaya çıktı.
AB İklim İzleme Servisi: 2024 yazı kaydedilen en sıcak yaz oldu.
Akdeniz'deki yaşam yok oluşun eşiğine gelmiş.

Aynı Ürün Türkiye’de Neden Katbekat Daha Pahalı? % 3,279’luk Fark Gündem Oldu…
Otomotiv devi, 2028'den itibaren insansı robotlarla üretim yapacak.
Avustralyalı teorik fizikçiler: 'Paradoks olmadan zaman yolculuğu yapmak mümkün'
Axiom Raporu: Siber Güvenlik ve Çin-ABD İlişkilerine Etkisi
WhoFi: Wi-Fi sinyaliyle kimlik tespiti dönemi başlıyor.

Roma Yıkım Tabakası Altında Bulunan Mikve, Kudüs’te Dini Pratik, Mekansal Hafıza ve Arkeolojik Tanıklık
Bilim insanları beynin beş farklı yaşam evresinden geçtiğini açıkladı: Kritik dönüm noktaları 9, 32, 66 ve 83 yaş…
Amerika kıtasında 'olmaması gereken' yeni bir insan türü keşfedildi: Checua nedir? Türkler ile bağlantıları var mı?
NASA'nın en kuvvetli teleskobu, evrendeki beklenmedik gelişmeyi ortaya koydu.
İncil'de sözü edilen mistik ağaç 1000 yıllık tohumla yeniden yetiştirildi.

Turist sayısını en çok artıran ülkeler açıklandı.
Bugünün dünyasını şekillendiren, Batı tarihinin unutulan isyan yılı: 1911
Türkiye’de üniversite mezunlarının geliri Avrupa’nın en düşük seviyesinde…
Gerçek işsizlik yüzde 29,6!
Türkiye’de tek kişilik

Başkomiserin Skandalı Polis Teşkilatında Şok Eden Uyuşturucu Olayı
Aldatılmış Gençlik, İşgal Altındaki Topraklar ve Bitmeyen Emperyal Hayal: Rusya’nın Savaş Makinesinin Karanlık Yüzü
Putin’in Askeri Güç Hamlesi Dünya Barışı ve Türkiye’nin Güvenliği Tehdit Altında
Sessiz Ağ Çin İstihbaratının Türkiye’deki Gölge Faaliyetleri
Gölgedeki Dünya: Özel Dedektiflik Şirketleri ve Modern Casusluk Endüstrisi

OKKALI YALAN
Yağmur Yağar
TARİH
KADI BURHANETTİN
Ne Şam'ın Şekeri

Paranın, Lidya Sikkesinden Dijital Cüzdanlara Uzanan 5000 Yıllık Hikayesi
Mimar Sinan: Bir Dehanın Yükselişi ve Osmanlı Mimarisinin Zirvesi
İskandinav Göçleri ve Vikinglerin Avrupa Üzerindeki Etkisi
Hümanizm Nedir?
Osmanlı’da kahve kültürü, Osmanlı’da kahve isimleri..


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar










Basa git