![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
Ben Türkiye'yim
![]() Berlin Günceleri 6 – 12 Ekim 6 Ekim, Pazartesi Okulda olsaydım çocuklar kulağımı kemirmeye devam edeceklerdi. Dün gece de onun için uyuyamadım. Okulumun öğrencileri sıçanmış. Öğretmenlerin kulaklarına yapışmışlar kemiriyorlarmış. Kimi bundan rahatsız oluyormuş ve sıçanları tutup tutup savuruyormuş. Kimse farkında bile değilmiş kulağındaki sıçandan. Ben, bir yandan tekmeyle uzaklaştırmaya çalışırken sıçanları, nereden geldiğin anlayamadığım pek çoğunu kulağımda çekip alamıyormuşum. Kulağımın içinde bir uğultu, ama nasıl bir uğultu, sanki bir fabrikayı boğuyorlar. Kanal boyunda yürüdük ama nasıl yürüdük! Max Frisch, yetişiyor imdadıma ve Brecht’i anlatıyor bana yağmura falan aldırmadan. “Brecht manik ölçüde not tutan biri olması gerektiği halde asla bu izlenimi yaratmazdı.Ziyaretine gittiğinizde onu rahatsız ettiğiniz duygusunu asla vermez, koltuklarından birinin üzerindeki kâğıtları, kitapları alır, yazan adamdan birden dinleyen, soru soran kişiye dönüşürken ayni zamanda ilgilendiği konuyu da değiştirirdi.Çalışmaları hakkında tek söz etmezdi, o konu orada kapanırdı. İki ya da üç saat sonra yanından ayrıldığınızda baştaki kadar canlı gözükürdü; geceler hiçbir zaman uzamazdı... Çalışkan olmaktan çok, aklı hep orada, buluşlara açık.” (s. 26-27) 7 Ekim, Salı Edebiyat Yazıları (2007) Arif Damar’ın eleştirmenliğini değil, ama ayrıntıların peşinde nasıl titiz bir denemeci olduğunu gösteriyor. Güçlü belleğine ve elindeki belgelerine dayanarak Nâzım Hikmet’in “Zafere Dair” şiirinin, Niyazi Akıncıoğlu’nun yazdıklarının bin bir ayrıntısına giriyor. Böylece edebiyat tarihi acısından gözden kaçırılmaması,, dikkat edilmesi gereken önemli şeylere parmak basıyor. Gözüne çarpan eksikleri, yanlışları göstermeye çalışıyor yazılarında. Örneğin Orhan Veli’nin Yaprak dergisinde yayımlanan “Baharın İlk Sabahları” şiirindeki eksikliği bir dedektif titizliğiyle ortaya çıkarıyor. Bu tür konulara el atacak edebiyat tarihçileri, eleştirmenleri eksikliği nasıl da hissediliyor. Arif Damar’la bu yıl Cunda’da, Ayna adlı lokantanın dışarıdaki tek masasında içki içerken birkaç fotoğrafımızı çekti arkadaşlar. Onu gördüğüme ne sevindim ama! Edebiyat Yazıları’nı daha sonra yolladı Hayal Yayınevi. Arif Ağabey, insanı yormadan, konuşur gibi ele alıyor işleyeceği şeyleri. “Ben Esmer’im, Cemal de...” yazısının ilk paragrafı alıntılanmayacak gibi değil: “Cemal esmer, ben de esmerim. Aslında benim çok az sarışın arkadaşım oldu. Durun, doğru konuşmadım, bir Melih var, biri daha var, biri daha var. Melih Cevdet Anday sarışın mı ki? Bir de esmer olsaydı! Ben hep esmer kızlara tutuldum, hiçbir aşkım karşılık görmedi; sonunda bir sarışınla evlendim. O da esmere çaldı. Be neden esmerlere dayanıksızım? Çünkü anam esmerdi, hem de kendi genç, ben çocukken... (Anamın öldüğünü ben diyemem. Ben hiçbir sevdiğimin öldüğünü diyemem. Hiçbiri ölmezler ki!” (s. 7) 8 Ekim, Çarşamba Bir yanda Deniz Feneri yolsuzluğu Federal Meclis’te haberi, öte yanda ekonomik krizde sıranın devletlere geldiği. Deniz Feneri, Türkiye’de üstüne gidilmeden pusuda bekliyor. Altından ne çapanoğlu çıkacak kim bilir, onun için iktidar elini o ateşin atına sokmuyor. Ya ekonomik kriz? O da ayrı bir yıkım! Türkiye bundan ne kadar etkilenecek, ya da etkilenmeyecek, bakalım. Almanya’da otomobil sektörü panikte. Üretimi durduran fabrikalar var. İşçi çıkarmaları başlayacak yakında. Üretilenler tüketilemiyor. Yeni talep yok piyasalarda. “Atları da Vururlar”dı değil mi 1929 bunalımını ele alan filmin başlığı? Hep öyle olmasın istiyorum ama hep öyle oluyor ve haberlere baktığımda kalbim sıkışıyor. Ölüm saçılıyor her yere. Kin ve düşmanlık giderek yayılıyor Türkiye’de ve dünyada. “Barış” içi boş bir sözcüğe dönüştü neredeyse. Frankfurt Kitap Fuarı Onur Konuğu Türkiye’ye basında ilgi hiç de az değil. Bu konuda “1 Haziran – 15 Eylül tarihleri arasında Alman medyasında ‘Onur Konuğu Türkiye’ temalı 961 haber” yayımlanmış. “Bu sayı daha önceki onur konuklarının aynı dönemde eriştikleri haber sayısının dört” katıymış. Henüz edinemediğim Der Spiegel’in “Yükselişteki Ülke Türkiye” başlıklı 130 sayfalık özel sayısı, işi çok ciddi ele almış belli ki. Lufthansa da uçuş dergisinde konuyu ele almış. Frankfurt güleri yaklaşıyor ya, haberler de yağıyor durmadan. 9 Ekim, Perşembe Kanal boyundan yürüyerek gittiğimiz Obi’de, hiç aklımızda yokken 4 orkideyle eve geldik: İki beyaz, iki de mor. Evin havası değişiverdi birden. Öteki çiçekler bu yeni arkadaşlarını kıskandılar mı bilmiyorum ama, ben de kıskanırdım doğrusu bu alımlı, nazlı, güzel çiçekleri. Ramis Dara’nin Vefalı Dostlarım, Şifalı Otlarım kitabında orkideyi bulamadım. Belki başka bir adı vardır bu bizim pencere kenarında geçen arabaları, insanları gözleyen çiçeklerin. Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe Sözlüğü’ndeyse şunlar yazıyordu: “salepgillerden, camekânlarda yetiştirilen, güzel çiçekleri olan, birçok türü bulunan bitkilerin ortak adı.” Kökleri gözüken bu çiçeklerin özellikleri hakkında bilgiyi bakalım nerede bulabileceğim. Sözcük, Fransızca. Saksılardaki etikette ise “Afrodit” yazıyor. Afrodite yakışan çiçekler olduğundan mı acaba bu adı verdiler? 10 Ekim, Cuma Spiegel Special’de “Yükselişteki Ülke Türkiye” başlığı neyi anlatıyor acaba? Frankfurt Kitap Fuarı için hazırlanmış bir özel sayı niteliğinde. “Batıdan Bakış”ın başında Avrupa için bir kader ülke, Türkiye. Bu hemen belli oluyor. Bir yanıyla çağdaş, öte yanıyla da Müslüman ülke ayrımı çok belirgin Batılı gazetecinin kafasında. Askerler, Atatürk ve çağdaşlık! Bu saç ayağındaki Türkiye’yi hangi aydın doğru dürüst kavrayabilir? Arkeolojik ve doğa zenginliği ne yazık ki iç ve dış siyasetimizde yok. Yolsuzluk ve yağma bir Osmanlı geleneği olarak sürüyor. Orhan Pamuk, “Herkes korkuyor,” diyor kendisiyle yapılan görüşmede. Atatürk için, “Ben Türkiye’yim” yargısı belirgin kılınmış. Evet, Atatürk, Türkiye demektir. Böyle bir lider başka bir ülkede yok çünkü. Çağdaş Homeros Yaşar Kemal, “Edebiyat da Bir Silahtır” diyor. Türkiye için büyük tehlike Fetullah Gülen ise “Melek ve Şeytan” olarak ele alınmış. Elif Şafak, “öykü evi” kurucusu olarak gösteriliyor. Frankfurt’a Nâzım Hikmet Oratoryosuyla gitmesi engellenen Fazıl Say, ülkesindeki gelişime dikkat çeken bir müzik adamı olarak gösterilmiş. Hrant Dink’in öldürülmesi “kaybolan naiflik” olarak sunuluyor ve dava sürecine değiniliyor. Kürt aydınlarının daha fazla hak ve özgürlük istemleri de ayrı bir yazı konusu olmuş bu özel sayıda. Murathan Mungan’nın Almancaya çevrilen Çador ve Doğunun Sarayı kitapları ele alınmış. “İki Dünya, Bir Ülke” baslıklı yazıda iki arada bir derede kalma halimizi konu ediniyor yazar. Türbanla çağdaşlık arasında salınan ülkemize biraz da acıyarak bakan bir gözün gördükleri bu yazıda yer alıyor. Tarkan’la yükselen müzik, Bülent Ersoy’la çatlayan gelenek farklı bakış açılarına götürüyor okuru. Ülkemizdeki karikatürün bugünü de ayrıntılı işlenmiş. Fatih Akın da bu sayıda genişçe ele alınmış. Frankfurt’a hazır mıyız? Belli olmuyor mu? 11 Ekim, Cumartesi Bütün ömrünü boya yaparak, duvar kâğıdı işinden para kazanarak geçiren insanların iç ve dış dünyalarını çok merak ediyorum. Bugün altı saat Emre’nin eski bürosunu boyarken aklıma gelmedi. Hep düşünürdüm böyle bir şeyi, elbette işin içinden çıkamazdım. Bugün de çıkamadım o yüksek tavanlı odayı boyarken ve tavanın sıvaları dökülürken, süpürgelikleri boyarken. Bu işi ömrü boyunca severek yapan kaç kahraman var acaba? Hangi iş ömür boyu severek yapılır ki? Yazmayı ömrümün sonuna kadar sürdürmeyecek miyim yani? Yazmakla badana yapmak bir mi? Badana yapan için de yazmak aynı anlama gelmiyor mu? Ömür boyu yazı yazarak nasıl yaşanır acaba diye düşünen badanacılar yok mudur? 12 Ekim, Pazar Feyyaz Kayacan’ın Çocuktaki Bahçe (YKY, 2008) romanı öyküleri ve de şiirleri kadar ilginç. Şairlerin dizelerini bölüm başlıklarında ağırlayarak çocukluğunun derin kuyusunda ne bulmuşsa sermiş gün ışığına. Olağanüstü imge ve anlatım zenginliği ki, dostlar başına! Şu dizelerin yolunda yürüyen bir roman bu: “Analar, vakti...” (Dağlarca), “Sen bana saatler dolusu ellerle geldin” (Paul Celan), “Ağaca söyle, gölgesini getirsin bana yolluk” (Oktay Rifat), “Bensiz olmazlar dönerler / Çok denedim. / Ben büyüğüm, efendim, / Ben evim.” (Behçet Necatigil), “Sokağı, denizi isterim pencereden” (Oktay Rifat), “Büyük bir ayna kırılmış / Kırılmış yere dökülmüş / Kainât içine düşmüş / Düşmüş ama paramparça” (B. R. Eyüboğlu), “Topaç gibi çeviriyorum mevsimleri” (Oktay Rifat), “Ve çocuk oyunları arasında /ölümden kalkıp geleceğim / güneş ışıldıyor demeye” (Osip Mandelstam), “Ne sevgili bir şeydi / Ağaçların altında olmak” (Dylan Thomas), “Ve işte İsa’dır göklere havacılardan daha güzel çıkan” (G. Apollinaire), “Yelken ol, kürek ol, balık ol, su ol, / git gidebildiğin yere” (Orhan Veli), “Yok bir tek çocuk çiçekte gülen” (L. Senghor), “Düşütlenmiş çocuklarımız, / Solgun yüzlü, ağırbaşlı dölütler, / Oturur sıra sıra kavanozlarda.” (G. Grass), “Ekmek yiyoruz yıldızlara bakarak / Öyle dalmışım ki sormayın / Bazen şaşırıp ekmek yerine / Yıldız yiyorum” (Oktay Rifat), “Yaşlanır, çiçek olurdu bazı komşuların” (Ülkü Tamer), “Kuşlar sabır verir ölülere” (Dağlarca), “Ey mevsimler, ey saraylar, / Bir ruh var mı pürüzsüz” (A. Rimbaud), “Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar” (İlhan Berk), “Ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden” (Özdemir Asaf), “Beyaz bir tabak kırılınca / Bakarsın kırmızı bir konca / Açar zamanın bahçesinde” (Oktay Rifat), “Damakta serçe gibi seken bir şarap şimdi, / Ustamın üzüme attığı enfes düğüm” (Cemal Süreya), “Nereye bu gece vakti, / Güzel tiren, garip tiren, / Haydi yolun açık olsun, / Geçtiğin köprüler sağlam / Tüneller aydınlık olsun” (C. S. Tarancı), “Kaçın çocuklar, kaçın, / Bıçak geliyor yine” (Ülkü Tamer), “Ben öleceğim kimse seyretmesin” (Dağlarca). Enfes bir dize antolojisi çıktı ortaya! Feyyaz Kayacan’ın dile nasıl içli dışlı oluşunun da bir göstergesi bu kitap ve metinlerin başlıklarına seçilen dizeler! Dil, Kayacan’da alıp başını gitmez, okuru kucağına oturtur.
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |