![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
Hüzün, Merhaba!
![]() Berlin Günceleri 25 – 31 Ağustos 25 Ağustos, Pazartesi Bozulmayan salça almaya gittik Ayvalık’a. Dönüşte şair Acem Özler’lerde kaldık. Hobikent’te. Sonra, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi söyleşisi. Tanıdık bir yığın insanla merhabalaşma. Ayşe Kilimci, Mersin’den dönmüş. Frankfurt Kitap Fuarı’nda da görüşeceğiz. Söyleşiden sonra Şirinkent’teki lokantada güneşi batırırken rakı içtik. Hasan Uysal’ın tek rakıya bir dilim şeftali koyması, hiçbir şey yememesi, espri ve fıkraları kadar dikkat çekiciydi. Siteye döndüğümüzde geç vakit, komşumuz Yaşar Beyin doğum günü pastasına yetişiyoruz. Nasıl da hareketli bir gündü! Deniz çok dalgalıydı. Yine de kısaca girdik, serinledik. Çatının kepenklerini zımparaladım ve koruyucu vernikle boyadım. Varlık’ın Temmuz sayısı daha yeni elime geçti. Taşrada ya alışmam gerekiyor. Öğlen uykusu sırasında dergiyi baştan sona okudum. Akşam. Bora Beyin doğum günü. Güzel sofralara rakıdan başka bir de şarap yakışıyor. Poyraz, yemeğimizi zaman zaman sıkıntıya soktu; üşüdük. Çatının kepenklerini kapattım. Kilimi topladık. Rahime çamaşırları, çarşafları yıkadı. Site boşaldı gibi. Giden gidene. Poyrazın izin verdiği ölçüde son günbatımı. Yarın öğleden sonra Rahime’yle İzmir’e birlikte gideceğiz. O yeğeninde kalacak. Gece yarısı beni havaalanına bırakacaklar. Hüzün, merhaba! Giderayak mutfak penceresinin kepengini de vernikledim. Bu arada her yerimi de boyadım. Tüm kepenkleri Ömer’in de yardımıyla kapattık. Ev, birden sessizleşiverdi. İçimizi bir hüzün kapladı. Olanağımız olsa eşyalarımızı yine oraya buraya saçacağız, kepenkleri bir bir açacağız. Gitme duygusu yüreğimi kemirip duruyor. Saat 14.45’te Bora Bey arabasını kapımızın önüne yanaştırdı. Eşyalarımızı yerleştirdik. Valizlerimizi kaç kere tartmamıza karşın, her seferinde daha da ağırlaşmış gibi geliyor bana. Komşularla öpüşerek, kimisiyle de helalleşerek ayrıldık. Garajlara dönüp bakasım gelmiyor ama orada da kendine özgü bir hayat var gidenlerle gelenlerle, karşılayanlarla uğurlayanlarla. Ayvalık’ın içini geçiyoruz boydan boya; tanıdık mekânlarla vedalaşıyoruz, Ayvalık’la da. Yolda, klimanın çalışmaması ve arabanın dinamosuyla bir sorunun olması beni çok tedirgin etti. Bana, beni yatıştırıcı, kimi teknik bilgiler vermeye çalıştı ama muavini dinleyen kim! Yüreğim alıp alıp veriyor, aklıma olmadık şeyler geliyor. İzmir’in kenar mahallelerindeki çanak antenlerle, çatılardaki güneş enerjileri ve su depoları dikkat çekmeyecek gibi değil. Burası neresi? Servisle ne kadar gittik acaba? Metro yapım çalışması nedeniyle bir yerden sonra ara sokağa saptı servis aracı. Semt pazarının tam göbeğine. Karpuzun kilosu 25 kuruş burada, Ayvalık’ta 37 kuruştu. Didem’lerde Çipura ve kırmızı şarap. Mutfak hamam gibi. İnanılmaz bir şey; İlhan Berk’in ölmüş. Hiç ölmeyecek birisi varsa o da İlhan Berk’ti. Otlar, sebzeler, nesneler, sözcükler, dizeler, şiirler, nü resimler, pipolar, kurşunkalemler... daha neler neler... öksüz kaldı. Şiir dünyamızın başı sağ olsun! Havaalanı ana baba günü değildi başlarda. Sonra bir telaş pir telaş! Hacı adayları koşturup duruyorlar hayaletler gibi. Akşam NTV’de söz konusu edilen Orhan Pamuk’un yeni romanı Masumiyet Müzesi’ni buluyorum gazetecide. Uçak yarı yarıya boş. Sallanıp durduk Berlin’e kadar. Dışarda çok fırtına vardı sanıyorum. Işıklar hiç yanmadı, kapkaranlıkta ne düşüneceğimi bilemedim korkuya teslim olmamaya çalışırken. On beş dakika erken indik Berlin’e. Hava asık yüzlü; soğuk. Berlin değil. Tatil bitti! Ev. Bana biraz dargın gibi duran, odam. Yarısı kurumuş çiçekler. Bir buçuk ayın postası. Okul. Toplantı. Yeni ders yılı programı. Yeni stratejiler ve taktikler öğrencilere karşı. Alışveriş. Almanya’daki Türklerin tarihinin belgelenmesi için uğraşan ekip geldi. Çok hızlı bir biçimde upuzun tarihi hızlı bir koşuyla günümüze kadar getirme çabası. Emre’yle pilav, salata ve süzme yoğurttan oluşan akşam yemeği. Odama doyamıyorum. Sarılıp sarılıp öpüyorum. İlhan Berk’in bütün kitaplarını koydum masamın üstüne. Toplu Şiirleri’nden başlayacağım onu yaşamaya. Deliksiz uyumuşum. Evi bir daha dolaşıyorum. Kirlileri ayırıyorum yıkamak için. Patlıcan kurularını asıp geliyorum bodruma. Evi tepeden tırnağa temizleme harekâtına girişiyorum. Sardunyalar kurumuş. Öğlene etli pırasa pişireceğim. Bir de mercimek çorbası. “Ben ölümü eskittim, geliyorum”(İlhan Berk) dedi ve gitti. Orhan Pamuk’un yepyeni romanı Masumiyet Müzesi’ni okudum kahvaltıdan sonra. Güneşli bir Berlin pazarında Sibel, Füsun ve Kemal arasındaki ilişkiye dalıp gittim. Kitaptaki ele alınan 70’li yıllardaki cinsellik anlayışına ben de tanık oldum. “sonuna kadar” gitmek, bekâret, evlenmeden önce sevişme... bir dönemin ahlâk anlayışını gösteriyordu. Kanal boyunda yürüdüm bir saat kadar. Sonbahar Berlin’e iyice damgasını vurmuş. Atkestanelerinin yaprakları sararıp solmuş. Yapraklar dökülmeye başlamış. Yaz canlılığını yitirmiş iyice. İlhan Berk’i düşündüm. Onun zamanı bir ikindi zamanı”ydı “Kitaplarda, akşamlarda”. Şu soruya gittiği yerde yanıt arıyordur belki: “Ölüm mendilini düşürmüş dolaşıyor mu oralarda?” Yeni bir “Gün kitabını açıyor” İlhan Berksiz. Her şey onsuz kaldı. Kim tutacak şimdi dünyanın elinden?
YorumlarPinar Ozkan
{ 02 Kasım 2008 14:32:29 }
"Uc kez seni seviyorum diyerek uyandim
Diğer Sayfalar: 1. tuttum sonra ciceklerin suyunu degistirdim pencerede gun atiyordu, goruyordum..." diyordu Ilhan Berk... Sahi, kim tutacak simdi dunyanin elinden?...
Yorum Yazın
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |