![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
|
Yepyeni Dünya Düzeni
![]() Çin görkemli açılış töreniyle, örgütlenmesiyle ve birçok dalda madalya alarak hızla artan ekonomik gücünü sergileyerek “artık dünya sahnesinde ben de varım” dediğini tüm dünyaya ilân ediyor. ![]() 1991’de Sovyetlerin çökmesi ve dağılmasıyla tek kutuplu hale gelen ve ABD’nin artık (mazeret bile göstermeden) istediği yere girebileceği, saldırabileceği “yeni dünya düzeni”nin sonunun başlangıcı olan iki olay bunlar. Ancak bugünkü durum 1991 öncesinden çok farklı. ABD-SSCB arasındaki ideolojik uçurum bugün yok. Bugünün Rusyası kapitalist modeli uyguluyor. Ama bu uygulamanın ulusalcı bir çizgisi var. Batının çok-uluslu şirketlerine kapılarını açarken ulusal çıkarlarını da gözetmekten utanmıyor ve gerektiğinde dünyanın en büyük doğalgaz şirketi Gazprom’u kamulaştırıyor (2005). Petrol şirketi Sibneft’i de alan Gazprom bugün Suudi Arabistan ve İran’ın ardından dünyanın üçüncü büyük petrol üreticisi. AB’nin yüzde 25, Türkiye’nin yüzde 67 doğalgaz ihtiyacını Gazprom karşılıyor. ABD bir yandan Doğu Avrupa’ya füzeler yerleştirirken öte yandan Orta Asya’dan ve Kafkaslardan Rusya’yı kuşatma çabası içinde. ABD’nin Karadeniz’e büyük savaş gemilerini, örneğin uçak gemilerini sokma hakkı yok. Amerikan mandasını reddeden Mustafa Kemal ölümünden 70 yıl sonra halâ ABD’nin başına belâ kesiliyor. 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montreaux Anlaşması Karadeniz’e kıyısı olan devletlerle olmayan devletler arasında ayırım yapıyor. Anlaşma tüm ticaret gemilerine Çanakkale ve Istanbul Boğazlarından serbest geçiş hakkı tanıyor. Ancak savaş gemileri için durum farklı. Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin savaş gemileri teker teker olma koşuluyla tonajları ne olursa olsun boğazlardan geçebiliyor, oysa diğer ülkelerin savaş gemileri toplam tonajı 15,000 tonu aşmamak ve en fazla 9 gemi olmak koşuluyla geçebiliyorlar. Anlaşma, Karadeniz’de kıyısı olmayan devletlerin bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerine toplam tonaj ve gemi sayısı bakımından da sınırlamalar getirmiş. Bu devletlerin Karadeniz’de bulunabilecek gemilerinin toplam tonajı 30,000 tonu aşamayacak ve kalma süreleri de yirmi bir günü geçemeyecek. Türkiye ile savaşa girme olasılığı bulunan devletlere ait olan gemilere Türkiye’nin Boğazlardan geçme izni vermeme hakkı var. Tüm dünyada bir “Made in China” tsunamisi yaşanıyor. Ekonomisinin gerek Suudi parasına, gerekse Çin parasına ihtiyacı olan ABD, dolaysız olarak karşı duramayacağını bildiği Çin’i yıpratma girişimleri için en eski ama en kullanışlı yöntemleri kullanıyor: etnik ve dinsel farklılıklar. Çin’in uyguladığı eritme politikaları da buna çanak tutuyor elbette. Yoksa Tibet ve Tibetteki Budist keşişler, ya da Doğu Türkistan’daki Müslüman Uygurlar ABD’nin ya da Avrupalıların umurunda mı olacak? Guantanamo’da insanları sorgusuz sualsiz yıllarca esir eden, yüzbinlerce Iraklıyı öldüren bir ABD’nin, daha düne kadar sömürgecilikle palazlanan Avrupa’nın veya yerli halkını halâ hastalığa ve ölüme terkeden Avustralya’nın Tibet’te veya Doğu Türkistan’da insan haklarından söz etmesi iki yüzlülüğün daniskası değil de ne? Dünya hızla üç kutuplu olmaya yöneliyor. 1991 öncesi MAD (Mutual Assured Destruction), yâni birbirini mutlaka yok etme gücü üzerine kurulu dünya dengesi 17 yıl sonra ABD’nin dünya hâkimiyetine yeniden set çekecek biçimde yeniden oluşmaya başlıyor. Diyalektik ilke bir kez daha doğrulanıyor. ABD’nin “tez” olduğu yıllardan sonra “antitez”ler ortaya çıkıyor. Ortaya “sentez” olarak “yeni dünya düzeni”nin yerini alacak bir “yepyeni dünya düzeni” kurulmaya başlıyor. Bunun bilincinde olanlar da var, olmayan devletler de. Türkiye bir yandan ABD’ye yaltaklanıp Gürcistan’ı takviye ederken bir yandan da Rusya ile, İran’la flört etme çabasında. Avustralya Çin’e kur yapıyor. Saakaşvili gibiler ise ABD’nin oyuncağı olmaktan medet umuyor. 60’larda devrimci gençlik ABD’yi protesto ederken, 6. filoya karşı çıkarken “ne yâni Amerika olmasında Rusya mı olsun” diyen, bağımsız olmayı, bağımsız düşünmeyi bilmeyen ve köle mentalitesinden kurtulamamış zavallılar, şimdi de acaba hangi ata oynasak diye düşünüyorlar. Dünya düzenini bir güçler dengesinin belirlediğinin bilincinde olan, bu dengeler içinde kendi halkını düşünen, ama herşeyden önce bağımsız düşünebilen insanların halâ var olduğuna inanıyorum. Putin bunlardan biri, Chavez bir diğeri. Amaç tüm dünya insanlarının insanca yaşamaları ise, umarız daha çok Putin’ler, Chavez’ler görürüz.
YorumlarAskin Baran
{ 04 Eylül 2008 22:11:43 }
Gundogdu Gencer arkadasimizi bu yazisi nedeniyle, gec de olsa kutluyorum. Olayli cok yalin anlatmaktan ote, bircok saskina da yol gosteren bir yazi. Sevgiler.
Gündoğdu
{ 27 Ağustos 2008 21:31:23 }
Sevgili Deniz,
"Kutsal kitap"tan söz etmem bizde yerleşik olan "otoriteye saygı"ya eleştirel bir gönderme yapmak içindi. Dil yaşayan ve yaşadıkça değişen bir olgudur bence. Örneğin İngilizcede Shakespeare'in (yoksa Şekispir mi demeli?) uydurduğu birçok sözcüğün bugün İngilizce sözlüklerde saygınlıkla yer aldığına da bir dip not olarak dikkat! Anlaşılabilirlik elbette temel koşul ("kapsayıcı bir yaklaşımı simgeler"i kaç kişi anlar acep?) ama "otoriteler"in yazanı cendereye sokma çabalarına da anarşik bir başkaldırı gereklidir diyorum. Sevgiler Sevgiler deniz
{ 27 Ağustos 2008 07:05:00 }
benim bu konuda davranis bicimim soyle:
sozcukler ve onlar araciligiyla dusunceler, duygular sorgulama ve yaraticilik -oyun :-) - alanimi olusturuyor zaten. dil bilgisi ve yazilim kurallarini da kisisellestirme geregi duymuyorum. konustuklarimizi bir de ustelik konustugumuz gibi yazsak, okumak zor ve de bir hayli keyifsiz bir eyleme donusurdu. (ingilizce karakterlerle turkce yazmak gibi... bastan ozur dilerim!) sevgili gundogdu, yazdiklarinizi keyifle okuyorum, dilerim 'pek te' diyisiniz gibi size ozel baska degisikliklere gitme geregi duymazsiniz. bir iki kisisellestirilmis yazim bicimi okurken rahatsiz etmiyor, yazarin uslubuna verilebiliniyor. ama sayilari cogaldikca okumayi zorlastiriyorlar ki en vahim ornek perihan magden benim icin. kendisini okumaktan tamamen caydim. ortak bir dil kullanarak dusuncelerini aktarma cabasi olmayan bir insani ben niye anlama cabasinda bulunayim diye dusundum. elbette bu cok uc bir ornek oldu. ama ayni sekilde, bir yerine israrla inatla bi yazan yazarlari da zorunluk tasimadikca okumuyorum. r harfinden tasarruf etme ayriksiligi...! bir yazar oncelikle dusunceleriyle onlari dile getirme gucu ile yazardir degil mi... yazilim kurallarini degistirmeye calisma bilgisizlige de verilebilinir, egonun bir tur disa vurumuna da... sozum meclisten disari! ela hanimla yorumlarinizi okuyunca, ben de icimi dokme geregi duydum sanirim. sevgiyle kalin...... deniz Ela Uluhan
{ 26 Ağustos 2008 04:10:55 }
Sevgili Gündoğdu,
'O kent'in adı, kimin telaffuzunun Latin harflerine en yakını? Niye Beycink olmasın o halde? Bilim insanları ne zamandır kutsal kitapları kaleme alır oldular? Seninkinden ayrı, "benim dilim", giderek 'sizin, bizim ve onların dil' ne ölçüde kapsayıcı bir yaklaşımı simgeler? İnsanı zenginleştiren, bilimden, bilgiden yana olmaktır. Böylece ölçebilir, ayırt edebilir, birleştirebilir, çoğaltabilir, düzeltebilirsiniz. Dar zamanlarda yolunuz aydınlanır. 'Kutsal kitapları' bir de bilgiyle okumanızı öneririm. Yolunuz açık olsun, Gündoğdu
{ 26 Ağustos 2008 03:02:58 }
Sevgili Ela,
Tartışmayı uzatmak istediğimden değil, inanın. Zimbabwe'ye Rodezya demeye devam ederek emperyalistlerin verdikleri adı kullanmaya devam mı edelim dersiniz? Bildiğim kadarıyla Beijing o kentin adının Çincede telaffuz edilişinin Latin harflariyle en yakın yazılışını gösteriyor. Ben Dil Derneği / Yazım Kılavuzu Kutsal Kitabının emirlerine aykırı davranmış olabilirim. Siz bir "pek de" demeyi, bir de "pek te" demeyi deneyin. Sert sessizin ardından yumuşak bir sessiz gelmesi benim dilimi zorluyor. Belki o kutsal kitabın yazarlarının dilleri benimkinden daha oynaktır. Titizliğiniz için teşekkürler. Ela Uluhan
{ 25 Ağustos 2008 12:55:31 }
Sevgili Gündoğdu,
Ben bunu emperyalist bir mirasın sonucu değil, bütünüyle bir dil sorunu olarak görüyorum. Üstelik de katmerli bir yanlış var burada: "Beijing" Çince değil, İngilizce! Yani anladığım kadarıyla "Pekin" diye söyleyegeldiğimiz kent adını İngilizce okuyup yazmamız gerektiğini savunuyorsunuz. Size bir alıntı: "..Latin harfleri kullanan ülkelerle ilgili özel adlar Türkçede yerleşmiş biçimleri varsa, bu biçimleri ile yazılır" ... (Londra - London gibi) "Latin harfleri kullanmayan ülkelerle ilgili özel adlar, Türkçe söylenişlerine uyularak yazılır" ... (Pekin, Tokyo gibi) Dil Derneği / Yazım Kılavuzu / 4. Baskı / Sf. 35 Size biraz dilbilgisi okumanızı öneririm. Yukarıda, bana yazdığınız yorumda "de" bağlacını da yanlış yazmışsınız. Dil Derneği'nin kılavuzunun 30. sayfası işinize yarayacaktır. İnsanların birbirlerini, çevrelerinde olup bitenleri, bizzat bilginin kendisini, giderek dünyayı kavrayıp yorumlamasında anahtar, önce kendi dillerini iyi bilmeleridir. Son söz olarak, bunları ne doğrudan kişiliğinize yöneltmek ne uzun ve yersiz bir tartışma başlatmak için yazıyorum. Emperyalist tuzaklara düşmüş, milliyetçilikten başka göz erimi olmayan bir aklın sayıklamaları da değil bunlar. Tek kaygım, internet gibi bir ortamda yazıların büyük bir hızla yayılması, böylece yanlışın yanlışı doğurur duruma gelmesidir. Kolaylıklar dilerim... Gündoğdu
{ 18 Ağustos 2008 04:43:59 }
Sevgili Ela,
Batılılar ülkelere kendilerince ad verirler. örneğin bugün Zimbabwe olan ülkeye Rhodesia, Myanmar''a Burma, Sri Lanka''ya Seylan, Hindustan''a India adlarını yakıştırmaları kültür emperyalizminin, insanları kendilerinden uzaklaştırmasının küçük bir yöntemidir. Çinliler kendi başkentlerine Beijing diyorlarsa biz Pekin demekte ısrar etmemeliyiz derim. Üstelik Beijing, Türkçe konuşan birisinin söylemesi pek te güç olmayan bir isim. Ela Uluhan
{ 17 Ağustos 2008 04:58:35 }
Bu Çin''deki Beijing denen yer de neresi acaba?
Turkesi varken Ingilizce yazımı kullanmak herhalde yazının içeriğini vurgulamak içindir, öyledir değil mi? deniz
{ 15 Ağustos 2008 22:18:13 }
sevgili gundogdu, yazinin basligini okuyunca koptum!
Diğer Sayfalar: 1. tum dunya ulkelerinin ama sanirim ivedilikle turkiye'nin -bir mustafa kemal daha cikmaz ama- bir putin ya da chavez cikarabilecegini umuyorum. gorecegiz belki de biz uzunca bir sure daha yalnizca libos cikarmaya mahkumuz. sevgilerle..... deniz
Yorum Yazın
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |