![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
Kır saçlı göçebeler
![]() John’u ilk kez bu denli konuşkan gördüm. Onun da, karısının da bir süre önce emekli olup, bir karavan satın aldıklarını ve uzun gezilere çıktıklarını biliyorum. Ondan önce arada sırada, arabasına binerken rastlaşıp merhabalaştığım, iş çantası elinde, sabah gidip akşam gelen bir adamdı. Sordum. “Nasıl gidiyor emeklilik, memnun musunuz?” ” Tabii ya,” dedi. “Dilediğimiz gibi geziyoruz. Keyif benim, nereye istersem oraya... Beğendiğim yerde mola... Bazen bir yerde müzik festivali falan oluyor mesela. Yola devamdan vaz geçip üç beş gün kalıyoruz. Emeklilikten sonra ne çok kişiyle tanıştım, şaşarsın. Yalnızca gezilerde değil. Burada bile. Daha önce bu sokakta ne az insan tanıyormuşum, hayret ettim. Kimseyi gördüğüm yoktu ki sabah çıkıp akşam gelirken.” Sokağın biraz ilerisindeki evleri işaret etti, “Şu evlerde oturanlarla yeni tanıştım mesela.” Şimdi vaktinin bol olduğu belliydi. Sözünü noktalamaya pek niyeti yoktu, şundan bundan konuşmayı sürdürüyordu. Geçenlerde oğlum söylemişti, her rastlayışında onu lafa tutuyormuş John. Arabayı tam John’un karavan takılı arabasının karşısına park ettiğinden, John da sık sık arabasını yıkayıp, karavanını temizlediğinden, çok karşılaşır olmuşlardı son zamanlarda. “Karavanı aldığımızdan beri epey gezdik.” dedi elindeki fırçayı sabunlu su dolu kovaya bırakıp, “Güney Avustralya’ya, Victoria’ya gittik. Kasabalara köylere uğraya uğraya. İstediğimiz yerde konaklayarak. Queensland’e zaten hep gidip geliyoruz.” John ve karısı Jenny kır saçlı göçebeler (grey nomads) oldular. Emekli olduktan sonra bir karavan ya da kampervan satın alıp, yılın büyük bir bölümünü yollarda, gezerek geçiren ve kır saçlı göçebeler diye anılan kişilerin sayısı artıyor Avustralya’da. Kimi birkaç ay dolaşıp evine dönüyor John ve Jenny gibi. Bazıları güney eyaletlerinde hava soğumaya başlar başlamaz, bağlıyor karavanı arabasının arkasına, atlıyor arabaya, bitmeyen bir yazın yürürlükte olduğu kuzey eyaletlerine göç ediyor birkaç aylığına. Sürekli yollarda olanlar da var, yollar evimiz diyenler... Eski iş arkadaşlarımdan birinin annesi, babası böyleydi. Evlerini boşaltmış, kiraya vermişler, eşyaları bir depoya koyup karavanda yaşamaya başlamışlardı. Avustralya’yı boydan boya dolaşırken, yol boyunca geçtikleri kasabalarda hoşlarına giderse uzunca kalıyor, kendilerine uygun ufak tefek işler bulduklarında bir süre çalışıyor, sonra yine yola devam ediyorlardı. Şehirlerin karmaşasından, kalabalığından, sıradanlığından kaçmak, yeni yerler görüp, yeni dostlar edinmek... Yeni deneyimler, belki serüvenler... İlginç bir yaşam biçimi değil mi? Hoş görünüyor da, sürekli yolda olmak pek de kolay bir şey değil bence. Buzdolabının pilini, ocağın gazını, kullanılacak suyu düşünmek gibi günlük yaşama ilişkin güçlükler bir yana, küçücük bir odaya ev deyip, orada yaşamak... Üç gün, bir hafta, bir ay değil... Aylarca o minicik yerde... Yolda... Eski alışkanlıkların hepsini bırakmak gerek bütün bunlara katlanabilmek için. Bana pek de çekici gelmediği hiç düşünmeden ‘katlanmak’ sözcüğünü kullanmamdan belli oldu. Küçücük karavanda yaşıyorlar dedim ama mola yerlerinde yaşam bahçeli bir evdekine benzemiyor da değil. Karavanlar park ediliyor, açılır kapanır masalar, sandalyeler, kamp koltukları çimenlerin üzerine taşınıyor. İşte doğayla kucaklaşma zamanı geldi... Ayağınız toprakta, başınızı kaldırıyorsunuz, tertemiz bir gök... Başka ne istenir ki? O hava solunacak, yemekler orada, göğün altında yenecek, çaylar orada içilecek. Kitaplar okunacak. Bilgisayarlarlar çıkartılacak. İletilere bakılıp, ailenin geride kalan genç üyelerine fotoğraflar yollanacak. Teknoloji onların da yaşam biçimini etkilemiş elbette. Ağ güncesi (blog) yazanlar da var. Kır saçlı göçebelerin gelenek haline gelmiş bir alışkanlıkları olduğunu öğreniyorum anlatılanlardan. Yolda olunmadığı zamanlarda, öğleden sonra saat üçte, günlük işler mutlaka bitiriliyor, çaydanlıklar ocağa konuyor, kupalar çıkartılıyormuş. Ya da biralar, şaraplar... ‘Happy hour’ diye adlandırmışlar bu zamanı kır saçlı göçebeler. Poşet çay, kupadaki kaynamış suya batırılıp çıkartılırken ya da bir kadeh ‘chardonney’ yudumlanırken sohbetler uzuyor, dostluklar kuruluyormuş. Bazen bir park yerinde tanıştıkları kişilerle aylar sonra başka bir eyalette başka bir park yerinde karşılaşıp eski dostlukları pekiştirdikleri de oluyormuş. Emeklilikte, yollara düşüp yeni yerler görüp, yeni insanlar tanımak mı daha güzel, deniz kenarında bir köye yerleşip, bahçede domates biber ekip biçmeye, birkaç da tavuk beslemeye başlamak mı, bilmiyorum. İnsanın, yaşamın anlamını arayışı, yıllar geçip yaşlar ilerledikçe, saçlarda beyazlar arttıkça bitmiyor. Kim bilir belki artıyor bile, hala bulamamışsak, bunlar son şanslarımız çünkü... Kendini, kim olduğunu, ne istediğini bulma çabası hala sürüyor belki ama, yine de bir şey var... Kim olduğunu, ne istediğini saça kır düştüğünde, çoğu zaman eskisine göre çok daha iyi biliyor insan. Köyde tavuklara yem atıp domatesleri koklayabiliriz... Ya da usulca alçalan güneşi yanımıza alıp, direksiyonu uzayıp giden yola yöneltebiliriz... Hangisini istediğimizi aslında çok iyi biliyoruz değil mi? Hani o, içten gelen ses var ya, o ses söylüyor... Onu dinlediğimizde, tavuklara yem atıyor da olsak, arabada bir sonraki molaya doğru yol alıyor da olsak, biz, kendimiz istediğimiz için yaptığımızda, hissettiğimiz şeylerin birbirine çok benzeyeceğine eminim. Karavanlar ve yollar; domatesler, tavuklar ve köyler herkes için değil tabii... Şehri, kitapçılarımı, sinemalarımı, güzel yapılmış bir bardak latteyi, sokakları ve sokaklardaki insanları uzun süreliğine bırakmayı isteyeceğimi sanmıyorum ben. John’un karısı Jenny görünüyor kapıda. Yaklaşıp “Merhaba, nasılsın?” diyor bana. Sonra John’a dönüyor, “Kuaförümden randevu aldım, birazdan gitmem gerek.” Jenny’nin saçındaki belli belirsiz beyaz telleri fark ediyorum. Kır saçlı göçebelerin sık sık eve dönenlerinin, tanıdık bildik kuaför ellerini yeğledikleri belli oluyor.
Yorumlarafife ak
{ 20 Şubat 2014 08:13:37 }
Daha önce de buna benzer bir açıklama -benzetme yapmıştım sanırım,şimdi de aynısını yapacağım: Bir bardak su içer gibi ,yüreğimizi sıcacık kavrayan bir anlatım..Çok beğendim..
Diğer Sayfalar: 1.
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |