![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
Ölümle İçiçeydi Bizim Gençliğimiz
![]() 31 Ocak – 6 Şubat, 2011 31 Ocak, Pazartesi Menekşe Toprak, Temmuz Çocukları romanıyla göç edebiyatına baka bir açıdan bakılması gerektiğini gösterdi bence. Artık yurtdışından yakınan, sızlanan ürünler ortaya çıkamayacak bir daha şimdiye kadar olduğu gibi. Çıkmamalı da. Elli yıllık göçün ardından başka şeyler yazılmalı. Gözemler, anılar, izlenimler... romanlara, öykülere iyi yedirilmeli ve yeni bir dil bulmalı. Genç yazarlar kendilerinden önceki öncü yazarların yapıtlarını iyice inceledikten sonra kendi yollarını bulacaklar burada da. Menekşe Toprak, parçalanan, her biri başka bir hayatın peşine takılan aile üyelerinin köyün yaylasında bir araya gelinceye kadarki süreyi romanına iyi yedirmiş. Ölüm birleştirir derler, bu romanda da öyle oluyor. Yurtdışı gerçeği roman gerçeğiyle farklı bir boyut kazanmış bu romanda: “Aysu da Almanya’daki Anne-babasının, ablası Süheyla’nın bu taşra kültürünü tenlerine sinmiş birer deri gibi taşıdıklarını biliyordu, ama ilkokuldan sonra bu şehirde yatılı okumaya başlamış ağabeyin olsun, Türkçesindeki bozukluğa rağmen Almana benzeyen kardeşi Aziz’i olsun, hiçbir zaman kasabalıya benzetmemişti. Peki kendisi?” Bu roman üzerine düşünmeyi sürdüreceğim. 1 Şubat, Salı Hastanede yattığım (25 Ekim – 3 Kasım 2005) günlüğümü buldum. Hayatımda ilk kez sekiz gün kaldım hastanede kulak çınlamam nedeniyle. Kulaklarımdan vapurlar geçiyordu uğuldayarak, hâlâ geçiyor o vapurlar. Martı çığlıkları duyuyordum vapur düdüklerini bastıran. Başım ağrıyor, uykular bana haram oluyordu, hâlâ öyle; uykular bana haram! Sekiz gün ne zor olmuş bana hastane. Sonra iki kez klinikte kaldım kür yerinde. Orada da yoğun terapi programları uygulandı bana, bir yararı olmadı; kulaklarım uğuldamayı sürdürüyor. İkinci kür yerindeki klinikte Küçük Deniz’deki şiirler çıktı, ikinci kür yerinde de Çınlama şiirleri. Kulak uğuldamam geçmedi ama bana iki kitap armağan etti. Ne diyeyim! Teşekkür mü etmeliyim kulaklarıma? İşte bu günlükle bir kez daha hastane günlerim gözümün önüne geldi. Sonra burnumdan ameliyat oldum ve oradan da “Burun Günlüğü” çıkmıştı. Her koşulda edebiyatı işin içine sokmanın bir yolunu bulmazsam, olmaz; yaşayamam. 2 Şubat, Çarşamba Şiir gelecek, biliyorum. Biraz kenara, çekildi şu günlerde, meydanı düzyazılara, romanlara (durmadan roman okuyorum bu aralar) bıraktı, biliyorum. Ama içimde bir şiir gözesi akacak yer arıyor kendisine, biliyorum bunu da. Şiir öyledir, dolmayı ve dolunca da taşmayı bekler. Ne zaman taşacağı da hiç belli olmaz; bende geceleri çok olur taşan şiiri kâğıda geçirmek. Sabaha bırakırsam o taşmayı toplamayı, uçup gider dizeler, geriye hiçbir şey kalmaz. Ne çok şiir karanlıklara karışıp gitti böyle. Onun için başucumda defterim ve kalemim hep hazırdır ve ben de artık üşenmemeyi öğrendim taşan şiirin dizelerin toplamak için. Taşan şiirin şu dizelerden nasıl bir şiir çıkacak bakalım: “Dalı tuttum, düşerken rüzgâr dalına tutundum Suyun yüzü sarardı, dağın başı döndü Çıkardım yüzümü yüzünden Çektim aldım kendimi uzak kıyılardan Yolum oraya düşmez benim, kal sen orada Buraya da gelir bahar gözlerin olmasa da Sesin yoluma çıkmasa da göçmenliğim sürer” 3 Şubat, Perşembe Yasakmeyve’nin 48. sayısında yer aldı Acem Özler’in benimle yaptığı söyleşi. Aslında bu söyleşi toplu şiirlerim Küçük Deniz (2009) çıktığında yapılmıştı. O kadar bekletildi ki, yeni yayımlandı “Toplu şiirlerinin yayımlandığı bugünlerde” diye de söyleşiye yer vermişler. Kimi şeylere geç sevinmeyi öğrendi benim gençliğim. Sanki erken, zamanında sevinmek harammış gibi. Kendimden öte yazdıklarımı nasıl anlatabildim bu söyleşide, bilmiyorum. İnsanın yazdıklarının arka planını ve kendisini anlatması ne zor! Kendimi anlatmayı hiç beceremedim neden yazdığımı bir türlü çözemediğim gibi. Yazmak, iç dökme değil bana göre, eksik bir şeyleri tamamlama da değil, bunların ötesinde bir şey. Ama ne? İşte bunu bir bilsem. 4 Şubat, Cuma Haydar Ergülen’in Kitap-lık’ın Ocak 2011 sayısında yer alan “Uykusu Gelen Şeyler Üstüne...” başlığını taşıyan şiirini bir kez okumak yetmedi; birkaç kez okumak da yetmeyecek gibi gözüküyor bu su gibi akıp giden şiiri. Nelerden söz etmiyor ki bu yedi sayfalık şiir! Benim gençliğime denk gelen şeylerden de söz ettiği için mi bu şiir sardı beni? Yoksa hayatı derinlemesine karış karış dolaşmaya çalıştığı için mi? Bilmiyorum. Ama çok sevdim bu şiiri, Haydar Ergülen’in usul usul akan sesinin ne kadar güçlü olduğunu göstermesi açısından önemsenmesi gerek bir şiir, bu: “Yirmiler güneşliydi de otuzlar nasıldı unuttum hayli kırmızıydı yirmiler bunu unutmam” Ölümle iç içeydi gençliğimiz, nasıl “kırmızı” olmasındı? “ateşliydi, alevliydi, terliydi bir de gözüpek, gözükara, gözükızıl ve kendi içinden geçecek kadar, geçti yirmiler uzun sürdü yirmi yıl kadar daha sözgelimi bundandır otuzlar deyince aklıma uzunyirmilerin gelmesi” 5 Şubat, Cumartesi Çiya, İstanbul’da, Kadıköy’de farklı bir lokanta. Esnaf lokantası değil, turistik hiç değil. Daha çok Doğu Anadolu yemekleri yapılıyor bu lokantada. Ayrıca ve yalnızca kebap yenen bir yerleri de var. Ben, sebze ağırlıklı kısmı seviyorum. Bu lokantanın bir de Yemek ve Kültür dergisi var benim de yazılarımın yayımlandığı. Bu dergide, Çiya lokantasının ve derginin sahibi Musa Dağdeviren’in de yöresel yemek derlemeleri, tarifleri yayımlanır her sayı. Nasıl da zengin bir yemek tarifi arşivi var Musa beyin! Yazısının başlığı “Unutulmuş Halk Yemeklerinden Yedi Tarif”tir. Yemek tariflerinin başlıklarından nasıl bir yemek olduğunu çıkarmak zor ama yine de yazayım: Galgani Çorbası Elbeke Tavşan Öfelemesi Uskumru Dolması Arap Aşı Papaz Yahnisi Töngel Şerbeti Yemekle kültür arasında nasıl sıkı bir bağ var, bunu bilmeyen kalmadı artık. Bu dergi de işte bunu yapıyor her sayısında. “Anadolu’da Şarapçılığın Kaynaklar”ını gözler önüne sererken, “Galiçya Cephesinde Askerler”in neler yediğini de ortaya çıkarıyor. “Çin Mutfağı”na derinlemesine bir bakış atma fırsatı verirken, “Balık Pazarı’nın Ustaları”ya yapılan bir söyleşiye de kulak misafiri olmamızı sağlıyor “Yemek Pişirmenin Felsefi Tarihi”ni de okumamızı sağlayarak. Turgut Uyar’n “Kıyıdaki Elma’ya Bir Ders” şiiri de yeme içme kültürüne nasıl da imgelere göndermede bulunuyor: “ey canımın güftesi eylülün ikici haftasıydı o sıra bana gülümseyerek getirdiğin bir bardak suydu o sıra hatırla denize hiç bakmadık çünkü kıyısındaydık bir elma kendi kendine büyür dururdu o sıra bir kıyı ikindisiydi bir elma öyle kendiliğinden büyür bir öfkenin ya da bir dağın yanı sıra bir kıyının beslediği bir elmadan ayrılmaz gibi ama elma soğuk bir kış akşamında bile yenir ısıra ısıra” Bu güzel şiirdeki elma imgeleri nasıl da etkili! 6 Şubat, Pazar “ucube” Arapça bir sözcük. “şaşılacak denli çirkin olan, çok acayip şey” anlamına gelirken, bir başka anlamı da “yapısı, kendi türünden olan canlılara benzemeyen canlı”. Mehmet Aksoy’un Kars’taki, henüz tamamlanmamış heykeline Başbakan “ucube” dediğine göre, “çirkin” ve “acayip” bulmuş bu çalışmayı demek ki. Kaldırılmasını istemiş. Herkes her şeyden anlamak zorunda değil, hele imam bir başbakan heykelden anlamak zorunda değil. Sanatçısına saygısı olmadığı ortada. Kendisine “biat” edenleri ihya ederken, taraf olanları mağdur duruma düşürmek isteyen bir başbakandan ancak başka ne beklenebilirdi ki? Mehmet Aksoy, ömrünü heykele vermiş ve yurtdışında da kendini kabul ettirmiş bir sanatçı. Berlin’de onun yaptığı heykelin başına bir şey gelmezken, Ankara belediye başkanı içine tükürmüştü sevişenleri simgeleyen heykelinin. Mehmet, on bir yıl mücadele ettikten sonra heykelini eski yerine diktirdi ve belediye başkanından da söke söke tazminat aldı. İnsanlık abidesine karşı gelmek barışa karşı gelmek aslında. Ermenilerle barış isteyenlerin asıl zihniyeti nasıl da ortaya çıktı bu heykelle karşı gösterdikleri düşmanla. Devlet barışın düşmanı çünkü.
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |