![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
Tanıklık edemez kendine, susmayı bilmeyen deniz
![]() 6 Aralık - 12 Aralık 6 Aralık, Pazartesi Sabah erkenden ortopedi doktoruna gittim sağ böğrümdeki sancı için. Ağır bir şey kaldırmışsın dedi. Ağrı kesici bir iğne yaptı ve bana bir hafta da rapor verdi. Bakalım ağrı kesilecek mi? Kesilecek gibi görünmüyor. Ağrı devam ediyor, yürürken, yerimden kalkarken. Akşamüstü klozet için bir firmadan geldiler. Ben de yardım ettim. Boruların içi temiz çıktı. Boruları tıkayan bir şeye rastlanmadı. Şimdi pis sular geri gelmiyor. Yukarıdakilerin çektikleri sular bizim klozete dolmuyor. Ama nereye kadar? Dün kırılan ve betonda kalan vidayı usta da çıkaramadı. Onun için özel matkap ucu gerekiyormuş. Bir gün uğrayacak bize, ve çıkaracak o vidayı. Ne kötü, can sıkıcı, yorucu işler bunlar! “Ey sonbahar! ev düşsel yolculuk seni Dolaştım yaz sıcaklarında, bekledim Duydum ki benim değildi artık, doğanın Kalbiydi uçurumlar toplamı kalbim.” (Edip Cansever, Ölü Bir Denizyıldızı) 7 Aralık, Salı Tansiyonun inip çıkması sürüyor. Rahime takma diyor ama nasıl takmam! Korkutuyor beni bu iniş çıkışlar. Oysa yaşamım ve yemem düzenli. Soğuklar ve kar nedeniyle yürüyemiyorum uzun uzun dışarda ama bu kadar kısa sürede böyle bir değişiklik olabilir mi? Donmuş yağ yemiyoruz, kırmızı et de. Kızartma ve tuzu zaten yemiyorum. Beslenmemizde vücudumuzun dengesini bozacak bir şey yok diye düşünüyorum ama demek ki bende yolunda olmayan bir şey var benim anlayamadığım. Dün gittiğim doktor, yıllardır kullandığın tansiyon ilacı yeterli gelmiyor olabilir dedi. Miligramını yükseltmemiz gerekecek sanıyorum, dedi. Ben, sık sık tansiyonumu ölçüp not ediyorum. Oysa daha görülecek güzel günler var daha! “Çünkü mızrak çürür er geç, kan rengini yitirir kaleler yıkılır bir bir, bayraklar solar Vuruşmak eskir Ama aşk O durur, aşk her zaman geminin su kesimidir.” (Edip Cansever, Bir Yitişten Sonra) 8 Aralık, Çarşamba Selim Yalçıner, Viyana’da yaşayan bir yazarmış. Onun 616 sayfalık Vasiyet romanı “Lara Üçlemesi”nin ilk kitabıymış. Ayvalık’taki romancı, aynı zamanda sahaflık da yapan Nihan Hanım yolladı bu hacimli romanı. Okumaya başladım. Entrikalarla gelişen bir roman, Vasiyet. Viyana bölümleri benim Türk Edebiyatında Viyana dosyama girecek, bu kesin. “Lara Berkes, annesi Avusturyalı, babası Türk olan, Viyana Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okuyan bir genç kızdır. Viyanalı bir avukatlık bürosundan aldığı mektubun ardından İsviçre’nin Zürich kentine gider ve orada, iki yıl önce ölen babasının kendisine oldukça büyük miktarda bir para bıraktığını öğrenir. Babası, paranın yanında bir mektup, bir de isim listesi bırakmıştır kızına...” Evet, romanın örgüsü beni sürüklemeye başladı. “Satın aldıkça güçlü ve Mutlu. Satın aldıkça... Yoksa kahraman. Akşamlara doğru her zaman kara... Sensin, kahraman kadırga!...” (Turgut Uyar, Kadırga) 9 Aralık, Perşembe Gütekin Aslan. Selim Yalçıner’in Vasiyet romanının kötü kahramanı. Lara Üçlemesi’nin ilk kitabı bu. Romanın kadın kahramanı Lara, babasından kalan yüklü servetin şaşkınlığını atamadan üstünden, babasının öldürüldüğünü öğrenmesiyle olaylar hızlı bir tempoyla anlatılmaya başlar romanda. Viyana, Zürich, Washington, Londra ve İstanbul kentleri romanın mekânlarını oluşturuyor. Londra’da babasının öldüğü hastanede hiçbir kayıt, dosya, belge bulamaz Lara. Babasını muayene eden doktorun evinde ise doktoru öldürülmüş bulur. İstanbul’da amcası babasını öldürme emri verenleri bulmasına yardımcı olur. Soluk kesici sahnelerle babasını öldürmesi için beş yüz bin dolar alan Gültekin Aslan, babasının katiline de iki yüz elli bin dolar verir. Roman daha bitmedi, merakım da iyice arttı. Kurgusu, dili, anlatımı iyi bir roman, yer yer fazlalıklar olmasına karşın. Evet, adım her türü kirli işi çeviren bir avukatın da adı olmuş. Kendi adımın kimlere verileceğini ben nasıl saptayabilirim, karar verebilirim? “Balıkçıkları çiz balıkçıları Geceyi de çiz doğacak günü de Yoksulluğu çiz çaresini de çiz Sömürüyü de çiz sömürüyü de” (İlhan Demiraslan, Denizi Çizmek) 10 Aralık, Cuma Yine doktor, yine bir hafta rapor. Bel ağrım geçmedi, yürümekte zorlanıyorum. Tansiyonum dengelendi gibi ama dikkatli olmam gerekiyor. Bol su içiyorum, bunun yararını da gördüm. Az su içince böbrekler çalışmıyor, bu kesin. Bol su, böbrekleri çalıştırıyor ve bunun tansiyonu ayarlamada da yararı olduğu biliniyormuş da bir ben bilmiyormuşum. İnsanın başına gelince öğreniliyor pek çok şey. Hastalık hastası olmadım hiçbir zaman ama hasta olunca da telaşlanıyorum ve bir an önce iyileşmeye bakıyorum. “Herhalde orası da bir gemi güvertesidir, Benim için ufak bir pasaport bırakılmıştır üstüne Başkenti umutsuzluk olan bir kış ülkesi için, Bir de yolculuk bileti: Etrüsk için. (Ülkü Tamer, Etrüsk) 11 Aralık, Cumartesi Bütün gün evdeydim denebilir kısa bir alışverişin dışında. Evde olmayı seviyorum. Kahve içmedim tansiyonumu etkiler diye ama bitki çayı içip durduk Rahime’yle. Bir ara Hidayet Karakuş’un Şeytanminaresi’ni elime aldım. Az bir şey kalmıştı, bitireyim istedim. Bitirdim de sonunda. Sonunu az çok tahmin etmiştim romanın. Nilüfer’in intihar etmemesini isterdim. Roman, direnmenin güzel örnekleriyle doluyken intihar gibi yenilgiyi kabullenmekle bitmesi, beni üzdü. Hem, bilinci bir türlü açılmayan Nilüfer’in sonuna üzüldüm, hem de onun intiharına. Roman, elbette kendi sonunu yazılış süreci içinde belirlemiştir yazarın kafasında. Dili, kurgusu, anlatımı... Şeytanminaresi’nin önemli bir roman olduğu gerçeğini ört pas etmiyor. O unutulması mümkün olmayan Sivas Katliamını romanın örgüsü içinde ustalıkla ele almış Hidayet Karakuş. Kendisi de o cehennemden kurulanlardan, onun için aradan geçen sürede olayın sıcaklığından, aceleciliğinden kurtularak, iyice sindirmiş bir biçimde konuyu ele almış romanında. “Tanıklık edemez kendine Susmayı bilmeyen deniz.” Erdal Alova, ‘Güzel’ Dedi, ‘Yanlışların Bile’) 12 Aralık, Pazar Şair Acem Özler’i gittim öğleden sonra. Kısır, patates salatası ve yeşil salatayla şarap içtik. Epeydir şarap içmiyordum. İyi geldi. Konumuz da şiir, dergiler ve kitaplar olunca iyice keyfim yerine geldi. Tansiyonumu, bel ağrımı unuttum bir parça. Hava kararmaya başlayınca pencerelerdeki Noel lambaları yanmaya başladı. Kentin büyük meydanları, işlek caddeleri, büyük mağazaları, dükkânlar, evlerin balkonları... renkli lambalarla donatıldı. İnsanın içine ferahlık veren bir ışık seli karşılıyor insanı sokağa çıkınca. Her toplum kendi kültürüne sahip çıkarak kimliğini koruyor. Bu da kültürlerin çeşitliliğini sağlıyor. Birbirine benzeyen toplum olmaktan kurtulunuyor böylece ayrı kimlikler, diller, gelenekler, yaşam biçimleri ve kütürler sayesinde. “Dinle denizi Dinle rüzgârı dinleyen denizi Dinle devinip dinleyen rüzgârı dinleyen denizi” (Erdal Alova, D)
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |