![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
Bir Kış Masalı
![]() 22 - 28 Şubat 22 Şubat, Pazartesi Moskova, Leningrad, Berlin üçlemesini tamamlayan, 1955 yılında 58 yaşında ölen Theodor Plievier’in kitabını okuyorum, yanmış, yıkılmış, sürekli bombalanan, yaşamın sığınaklarda sürdüğü Berlin’i: “Dua eden, ağlayan, sıranın altında sallanan ve boş gözlerle bakan bu dört kadınla, asker ilk bakıştaki beş suratı oluşturuyordu. Oysa sığınakta yüz kişiden fazla vardı. Kadınlar, çocuklar, sokaktan kaçan askerler içeri dolmuştu. Kimi kusuyordu. Korktuklarından değil, savunusuz oldukları için,çaresizlikten kusuyorlardı. Geri kalanların çoğu, hatta tümü de olup bitenlerden etkilenmişe benzemiyorlardı. Yine şu ya da bu biçimde, ağlayarak, kusarak, kendilerini yerden yere vurarak ya da aldırmaz görünmeye çalışarak olanlardan etkileniyorlardı. Ne var ki, içlerinde ölmek isteyen tek kişi yoktu, hepsi de yaşamak istiyordu.” Yaşamayı kim istemez? Ama Naziler dünyayı zindan ettiler insanlara, hâlâ o zihniyetteler; ellerine bir olanak geçse var ya, yine ortalığı kana bulayacaklar hiç acımadan. 23 Şubat, Salı Ödül töreni değil de ödül alan şairlerin tanıtıldığı, şiirlerin okunduğu bir geceydi. 2009’da çeşitli kurum, kuruluş ve şairler adına düzenlenen şiir ödülünü geçen şu şairler kazanmış: Kostantin Ames, “open mike”, 7. 500 Euro; Barbara Köhler, Alman Ekonomi Dairesi’nin Şiir Ödülü, 10. 000 Euro; Michael Donhauser, Gerog-Trakl Şiir Ödülü, 7. 500 Euro; Ulrike Almut Sandig, Leonce-ve Lena Ödülü, 8. 000 Euro; Ferdinand Schmatz, Ernst-Jandel Ödülü, 15. 000 Euro; Gerhard Falkner, Peter-Huchel Ödülü, 10. 000 Euro. Ödüllerin manevi değerlerinin yanında paraca da şairin işine yaraması önemli, bunu gözetmişler burada. Şairler, bizdeki gibi bir yere bağlı kalmadan ayakta kalabiliyorlar Batı’da. Bizdeki şiir ödüllerinin parası ise bir şairi ne kadar geçindirebilir? Batı ile Doğu arasındaki önemli farklardan biri daha, işte! Bu gecede de onu gördüm, günümüz Alman şiiriyle Türk şiiri arasında büyük farklılık var. Sese, heceye, sözcük parçalamalarına, günlük yaşama, ironiye, dil oyunlarına dayalı Alman şiirinin karşısında duyarlı, duygulu, insanın dünyasına yönelik Türk şiiri. 24 Şubat, Çarşamba EKG’den geçtim. Her şey yolunda. Kardiyaloga gitmeme gerek yokmuş. Kan değerlerim de iyi çıktı. Kolestrolüm biraz düşmüş. Sevindim. Her sabah yaptığım kültür-fizikin, günlük yürüyüşlerimi aksatmadan sürdürmemin, yememe dikkat etmemin sonucu bu elbette. Zımba gibiyim! Rahime, Saadet ablayı kaldığı yurttan ambulansla havaalanına götürdü. Atıl anne ve babasını alıp Antalya’ya götürdü, bir de buna sevindim işte. Son derece değerli bir çevirmen Arif Gelen. Türkçesi inanılmaz etkili, güzel. Brecht’ten, Zweig’dan, Kafka’dan çevirdiği kitaplar ortada. Bir de anılarını yazdırabilseydim ona. Bulgaristan göçmeni yoksul bir ailenin oğlu, Köy Enstitülerinden yetişme, Almancayı kendi kendine mükemmel öğrenme, çeviriye başlama ve başarılı olma, öğretmen sendikalarında görev alma... Basın dünyasında, gazeteciliğinde, öğretmenliğinde, politikacılarla olan anılarını yazabilseydi keşke. Türkiye bu iki yaşlı insana huzur verecek güneşiyle, insan ilişkileriyle, huzur eviyle... 25 Şubat, Perşembe “Kral Darius arıya ihtiyaç duymadan bal veren bu kamışı Pers ülkesine getirtmişti; Hindular ve Çinlilerse onu çok önceden beri biliyorlardı. Ancak Hıristiyan Avrupalılar şekeri Araplar sayesinde keşfettiler.” “Haçlıların içlerinde duydukları mistik coşku ticari fırsatlara karşı gözlerini kör etmediği için, Jerciho yakınlarındaki ismi bu yüzden El-Sukkar-olan bir yer de dahil olmak üzere, Kudüs Krallığı’ndaki Akka, Tiro, Girit ve Kıbrıs’a kadar, işgalleri altındaki bölgede bulunan bütün şeker kamışı tarlalarını ve değirmenleri sahiplendiler.” “O andan itibaren Avrupa’da eczanelerde gramla satılan şeker beyaz altın oldu.” (Eduardo Galeano, Aynalar, Sel Yayınları 2009). Tarihin derinliklerinde daha ne gizemli, merak uyandıran bilgi var otaya çıkarılmayı bekleyen. Bilgi birikimi ne müthiş bir şey! Geriye dönüp bakmazsak her şeyin ne kadar kolayca olup bittiğini sanırız. 26 Şubat, Cuma Murathan Mungan yeni şiir kitabı İkinci Hayvan’da ne kadar çok teknik sözcük kullanmış! Çağımız üstüne düşüncelerini, kaygılarını şiirine yedirmiş bu yeni sözcüklerle: “bir kültür öğesi olarak yüzlerce şiirde, metinde parçalanıp dağılan ayna”ya bakmaya çalışıyor aynı zamanda. “Vernik, sentetik elyaf, polyester, remix, neon, aseton, pelikül, klip, demo, extended remix, protez, silikon, jeton, beton, sprey, pvc, kinetik, paradoksal, ankesör, mutasyon, virüs, kraftwerk, Lascaux mağazası, pulp, trash, kartonpiye, heavy metal, aksiyon, hipnoz, mikser, selüloz, turnike, hipnoid, otistik, dijital, cool, astro-fizik, sibernetik...” “modern hayat yeniden şifrelerken kendini” bu sözcüklerle çağın dünyasını anlamaya çalışıyor şiir yoluyla. Hızla değişen değerlerin dünyasında, yeni değerlerin hayatımızdaki yerini de sorguluyor Murathan Mungan yepyeni bir dille, sözcüklerle, imgelerle. 27 Şubat, Cumartesi Heinrich Heine, Almanya. Bir Kış Masalı kitabında (1844), bu manzum destanda -şairin Paris’e siyasi sığınmacı olarak yerleşmesinden sonra yazılmış-, gezi izlenimlerinin yanında Almanya’ya karşı çok sert eleştiriler getirir. Yirmi şiirden oluşan bu kitapta Saint-Simonist, Junghegelianer, Karl Marx düşünce olarak yer alırlar şiirlerin gövdesinde. Siyasal taşlamanın en başarılı örneklerinden biri sayılan bu kitap sansüre uğramış ama Paris’teki devrimci Vorwäts dergisi şiirlerin tümünü yayımlamış bir punduna getirip. Bu önemli kitabın Türkçesi iyi bir yayınevinde çıkmadı ne yazık ki. Ama Berlin’de yaşayan Serdar Dinçer bu kitabın tüm şiirlerini çevirdiği gibi geniş bir araştırmada yapmış şiirin geçtiği yıllara ve Heine’nin yaşamına ilişkin (Kitabi kendi bastırmış.). Pırıl pırıl bir Türkçe olmasa da kaynaklara uzanması, açıklamalardaki tutarlığı hacimli bir kitaba götürmüş onu. Şiirlerin çevirisini ciddi bir biçimde yeniden ele almak gerekiyor. Bilmediğim epeyce şey öğrendim bu kitaptan. Zaten her kitap bilmediği birçok şeyi öğretir insana kötü de olsa! 28 Şubat, Pazar Pazar günleri ne yapılır dışarı çıkıp yürünmezse, müzelere, sergilere, misafirliğe gidilmezse? Hava kapalıysa en iyisi ya uyumak, ya da kitap okumak, değil mi? Gündüz uykusuna bayılanlardan değilim ben, hiç olmadım. Ama divana uzanıp uykum gelene dek okumayı hep yeğledim, yeğlerim. Baskısı çok kötü Berlin (Theodor Plievier, Hürriyert Yayınları, 1978) kitabı elimden düşmüyor. Seçkin Cılızoğlu’nun sıkı Türkçesi okutuyor kitabı. Berlin’in yanmış, bombalanmış, yıkılmış haline dalıp gidiyorum. Savaşın son günleri ve en sıkı SS subayları bile Hitler’i sorgulamaya başlıyor içlerinde, en yakınlarıyla. Halkın, savaşanların canına tak etmiş savaş! Onun tek suçlusu da Avusturyalı çavuş! Berlin’de yaşarken her an bir savaş olasılığıyla burun buruna geleceğimiz gerçeğini de hiç aklımdan çıkaramıyorum nedense? Naziler her an hortlamaya, acımasız bir biçimde kıyıma hazır bekliyor. Dışardan gözle görülecek bir şey değil bu, bunu burada yaşayanlar duyumsayabilir ancak. Hava kapalı, güneş hak getire, savaşlar ise sürüp gitmede. Ben ise divana uzanmış Berlin’in, Berlinlilerin çektikleri acılara yanıp duruyorum.
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |