![]() |
|
![]() |
|
![]() |
![]() |
![]() |
|
Başbuğ konuşmalı!
![]() Aksine, harb esnasında, din aleyhtarı Aryan teorisi bir tarafa bırakılıyor ve Bolşevizm’in barbarlığına karşı, vaktiyle kilisenin ortaya attığı fikirlere dayanarak yeni bir Avrupa tezi ileri sürülüyor, fikir çarpışması, tezat diye bir şey kabul edilmiyor, sadece, orkestranın başka bir aletinden başka bir ses çıkıyordu. 1939’da Sovyet Rusya’ya karşı propaganda işte böyle, bıçakla kesilir gibi durmuş, gayeye ulaşıldıktan sonra, 1941’de tekrar, hem de daha şiddetli olarak başlamıştır. Fakat bu muazzam propaganda orkestrası öylesine gürültü yapıyordu ki, bu esnada, ancak düşünmekte ısrar eden birkaç kimse, bunun bağlantısız safhalardan meydana geldiğini fark edebiliyordu. Esasen kaide, düşünecek zaman bırakmamaktır.” Yukarıda okuduğunuz satırlar, J.M.Domenach’a ait. Hitler dönemi, propaganda faaliyetlerinin özelliklerini ortaya koyması açısından oldukça faydalı bilgiler içeriyor. Metni benim açımdan özel kılan şey ise; Türkiye’nin bugününe de ışık tutabilecek olması. Görüleceği üzere, dün Almanya’da geniş kitleleri etkilemek için yapılan çalışmalarla, AKP’nin ve onu destekleyen Amerikancıların yaptıkları, ‘taktiksel’ olarak birbirine çok benziyor. Elbette aramızdan bazıları, herkesin propaganda yapma özgürlüğünden bahisle, yaşananların normal olduğunu söyleyebilir. Ancak, ‘tek merkezden’ yönlendirilen ve içinde onlarca ‘yalan’ ve ‘düzmece’ olay barındıran propaganda faaliyetlerini, basit bir ‘kamuoyu’ oluşturma çabasından da ayırmak gerekir. Bugün gelinen noktada, ‘hukuksuz’ telefon dinlemelerinden, siparişle yazdırılan köşe yazılarına, itinayla düzenlenmiş belgelerden, ne olduğu belirsiz açılımlara kadar hemen her faaliyet, çok daha büyük bir hedefe ulaşmak için oluşturulan ‘safhaları’ meydana getiriyorlar. Ve tıpkı Hitler döneminde olduğu gibi, insanlara, düşünmek, soluklanmak, yorum yapmak için fırsat tanımıyorlar. Son 6 ayın önemli konularına şöyle bir göz atarak, benzerlikleri kolayca görebiliriz. ‘Kürt Açılımı’, ‘Ermeni Açılımı’, ‘Ergenekon Davası’, ‘Domuz Gribi’ gibi pek çok konu işgal etti gündemi. Fakat konular tam olarak tartışılamadan, geçici olarak rafa kaldırıldı. Elbette, ihtiyaç duyulunca, halkın gerçek sorunlarını perdelemek için, yeniden önümüze getirilecekler. Bu keşmekeş içinde, TSK için ayrı bir sayfa açmak gerekiyor. Zira en ağır saldırıların hedefinde TSK var. Hatta öyle bir noktadayız ki, ‘terör örgütü’ bile, TSK kadar saldırıya uğramıyor. Son günlerin eğlenceli konusu; ‘İrticayla Mücadele ve Eylem Planı’ ile ‘ihbar mektubu’ hadisesi, bu durumun son perdesi mahiyetinde. Gelinen nokta itibariyle, artık geri dönüş çok zor. Mutlaka sonuca ulaşılması gerekiyor. Hitler’in ‘Propaganda Bakanı’ Goebbels: “Karışık ve nazik durumlarda haber bekleyen halka, her ne pahasına olursa olsun, doğru ve bol haber verilmelidir.” Diye tavsiyede bulunduğuna gibi, ben de, Genelkurmay Başkanı’na halka açıklama yapmasını tavsiye ediyorum. Ancak bu açıklama, sadece ‘belge’ üzerine yoğunlaşamaz. Sayın Başbuğ, bütün süreci ve aktörlerini açıklamakla mükelleftir. Başta, ordunun içinde yuvalanmış farklı gruplar (Amerikancı, Fethullahçı vs.) olmak üzere, kimlerin ‘asimetrik savaş’ın parçası olduğunu ortaya koymalıdır. İşbirlikçi gazetecileri ve bağlantılı oldukları ‘uluslar arası’ güçleri deşifre etmelidir. Hilmi Özkök, Yaşar Büyükanıt ve Ergenekon’la ilişkilendirilen emekli generallerin kimlerle bağlantılı oldukları, ‘Dolmabahçe Görüşmesi’ başta olmak üzere, kapalı kapılar ardında yapılan ‘pazarlıkları’ ve ‘anlaşmaları’ halka anlatmalıdır. ‘Fethullah Gülen Tarikatı’nın, Amerika ile olan ilişkilerini ‘belgelerle’ ortaya koymalı, ‘Emniyet’ içinde yuvalanan ‘Fethullahçı Polisleri’ ve Gülen için yaptıkları ‘yasadışı’ faaliyetleri, gün ışığına çıkarmalıdır. Bir başka deyişle, Sayın Başbuğ’un yapması gereken, ‘gerçeği olanca çıplaklığıyla ortaya koyup, bilgi kirliliğine ve propaganda dönemine son vermektir.’ Aksi halde, ya, yavaş yavaş yıpratılan bir kurumun, prestiji her geçen gün azalan bir subayı olacak… Ya da, kendisinden önceki bazı Genelkurmay Başkanları gibi, kapalı kapılar ardında, hükümetle ya da Amerika’yla anlaşacak ve ‘karşı devrimin’ bir parçası haline gelecektir. Fakat sonuç ne olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine, TSK ya da AKP değil, Mustafa Kemal’in manevi önderliğini yüreğinde hisseden ve mücadele kararlılığında olan, Cumhuriyetin ‘genç neferleri’ karar verecektir.
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
![]() ![]()
| Tüm Yazarlar |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() |
![]() |
![]() |
|
![]() |