A Yorum
  Acilis Sayfasi Yap Sik Kullanilanlara Ekle  

   
A yorum Kurum
iletisim
login
yayin ilkeleri...



yazi dizileri

Yazı karekteri : (+) Büyük | (-) Küçük

Kozmosdan Tanrıya (2)

Kategori Kategori: Merkezli Düşünme | Yorumlar 1 Yorum | Yazar Yazan: Metin Bobaroğlu | 03 Nisan 2009 23:10:30

Bilinç dışı bir dünyamız var Freud'a göre, diyor ki; "hiçbir heyecan, coşku, duygu ve iç güdü bilinç dışında doğrudan bulunmaz." Burası önemli, biz genellikle bunların var olduğunu söyleriz diyor. İşte aklı bir aşka takıldı, bir kara sevda içindedir gibi söyleriz ama bunlar aslında doğrudan olgusal olarak bilinç dışında bulunmazlar diyor, temsil edilirler, bilinç dışında temsil yoluyla bulunurlar.

Ya da Lakan’a göre; simgeler bulunur diyor. Biz biraz daha felsefi bağlamda olayı ele alırsak kavramlar ve fikirler bilinç dışına itilirler, duygulanımlar veya iç güdüler değil. Ama ilgi çekici bir şey, eskilerin cin benzetmesi tam da buradadır. Bilinç dışına ittiklerimiz, aslında bizim kendi öz bilincimiz yoluyla kendi yaşamımızı anlamlandırdığımız kavramlar, fikirler ve düşüncelerdir. Biz onları toplumun ve kültürün baskısı karşısında bilinç dışına atıyoruz. Şimdi burada birçok şeyi biz toplumun onadığı normlarla konuşuyoruz; şöyle içimizden geldiği gibi kendi başımıza, yalnızken olduğu gibi değil.
 
Fakat bilinç dışına attığımız o duygulanımlar mı? Hayır. O duygulanımları biz yaşamıştık. Yaşayıp bitirmiş olduğumuz, olgularına tanık olduğumuz yaşam deneyimlerinin kodlamaları. Bilinç bir zaman onlara eşlik etmişti, hangi düşünce tipiyle eşlik ettiysek bu düşünce tipini biz bilinç dışına atıyoruz. Sonra bilinç dışına attığımız bu duygulanımlarımızın, belki bir simgesi, bir kavramı, bir düşüncesi vardır. Peki bu simgeler neyi temsil ediyor? Elbette yaşantılamış olduğumuz o duygulanımı. Fakat bu alan kendimize özgü olan, ama kimsenin görmesini istemediğimiz, kültür karşısında sakladığımız; bir anlamda bizim gizil benliğimiz. Böylece bilinç dışına ittiğimiz ve orada simgelerle yaşatılan benliğimiz bizim bilinçli dünyamızı da kontrol eder duruma gelir. Size rağmen sizin bilincinize itaat etmez olur. O içgüdüler, o coşkular, o duygulanımlar bir simge ile artık kumanda edilirler ve onunla birlikte yaşamaya başlarlar.
 
Soru: Bilincin tanıklık etmediği korteks dışı olaylar bilinç dışına atılıyor mu?
Bu söyleniyor, yani bilimsel olarak da böyle bir şey var; fakat biz şimdi Freud bağlamında konuşuyoruz. Freud diyor ki; “böyle bir şey söz konusu olsa bile biz bunu bilincimiz yoluyla kavrayamayız”. Yani bilinç bir şeye eşlik etmemişse, tanıklık etmemişse biz onu hiçbir zaman bilince götüremeyiz.
 
İnsanda hem bir kozmik birikim hem de genetik birikim var zaten; ama bilinç ona eşlik etmemişse artık onu tanımıyor. “Tanımadığı bir şeyi kendisi tekrar bilinç düzeyine getiremez”, diyor Freud.
Ama bunun ötesi var mı? Var, yani öyle bir düzey daha vardır ki işte burası belki mistik belki bir anlamda parapsikolojik düzeylere kadar taşınabilir. Ama bilinç öyle bir duruma getirilebilir; bir trans pozisyon yaratılabilir ki, sezgilere açık bırakılır. Onlar kendi arketipal formlarıyla bilinçte gelir yer alırlar. Oraya biraz Jung değiniyor ve daha sonra Uzakdoğu felsefesiyle bizim Anadolu Bilgeliği dili arasında buna ait bazı bilgiler var.
 
Yaşam akıp gitmektedir; algılanmaktadır, olan olmaktadır. Böyle genel kavramlarla söyleyeyim: Bu nesnelerin içinde olan biten gibi; su akmaktadır. Ne oluyor diye baktığınız zaman,  onun içinde adesyon, kohesyon kuvvetleri, moleküler yapıları, eğimi, debisi vs hepsini bilebilirsiniz; bir bilgisi vardır ama bir anlamı yoktur. Neden yoktur? Bütün bunlar olurken bu yaşamın içinde bir anlam bulmak olanaklı değil, çünkü olan olmaktadır.
 
Olmakta olan bu yaşamın içinde bir anlam bulmak olanaklı değil, ikincil bir şey olmaksızın kendi dışında bir referansı olmaksızın anlamlandırılamaz. Bunun anlamı nedir diye sorduğunuzda, bunun referansı kendi dışına taşınır. Kendi içindeki nasıllığı; her olgunun, nesnenin, olayın ve yaşamın nasıllığı, kendisidir. Kendisi olanın başka bir anlamı olamaz zaten. Neden, diye soru soruyorsunuz. Bir şeyin, nedenini araştırıyorsunuz bu metafiziğe götürür bizi. Nedenin etki bağlamında sorulması, nasılı getirir bize. Dolayısıyla bilime götürür. Ama “ne için”, diye sorduğunuzda değer bağlamında anlam söz konusu olur. Herhangi bir olay olmaktadır; bu niçin olmaktadır dediğinizde buna zorunluluk bağlamında bir erek, bir amaç yüklemiş olursunuz. Bir teleoloji çıkar karşınıza o zaman etiğin alanına giriyorsunuz demektir: Niçin? İnsanlar şu davranışları böyle yapsınlar, niçin? Niçin böyle yapayım? Bu “ne için” sorusu bizi etiğe, ahlak sorunsalına taşır. İşte değer kavramı burada karşımıza çıkar.
 
Buraya kadar anlattıklarım Antikçağda kozmolojinin merkeze oturtulması dönemine karşılık gelir. Platon, felsefenin Sokrates sonrası sorgulanmasını başlatınca etik bir alan açtı bize, niçinleri sormaya başladı ve değer aramaya başladı: İyilik, güzellik, doğruluk gibi birtakım kavramlarla felsefeyi amaçlandırmaya başladı. Platon’un başlattığı, bir anlamda Batı dünyası için söylenebilecek bu sorgulamanın örnekleri Uzakdoğu’da da var. Ayrıca Ortadoğu’da Mısır kökenli kaynaklardan Musa yoluyla, “çadır-mişkan” yoluyla gelecek olan değer sorgulamaları var ve böylece, din doğmaya başlıyor. Hangi din? Yaşamın anlamını sorgulayarak bulduğunuz değerlerin toplamı olan din. Biraz ilgi çekici bir yaklaşım getiriyorum burada ben. Sanki felsefi bir din, çünkü pozitivist literatür bize aktarım yaparken din olgusunun oluşmasını, kökenlerini ve gelişimini anlatırken daha çok doğa olayları karşısında insanın aciz kalmasıyla ilgili bir tapımı, boyun eğmeyi ve bu boyun eğmeye karşı başkaldırıyı içeren bir din fenomeninden söz eder. İlk evrede çevrenin bilincinde olup kendi bilincinde olmayan insanlar için bu doğru bir tespittir ancak, yaşamı sorgulamayla başlayan  ve kendinin bilincine varan insanlar için -ki ben buna insanlığın ikinci evresi diyorum- din olgusu artık bir değerler olgusudur.  Dinlerin değerler manzumesi olarak ortaya çıkışı, yaşama anlam kazandırma girişimi bir yüceltme olgusuyla karşılanmıştır. Dinlerin değerleri yaşama geçirme isteği daha çok toplumsaldır ve toplum tarafından sorgulanmaksızın kabul görmüştür.
 
 Değerlerin yaşamın sorgulanmasıyla ortaya konmasını ise felsefede görüyoruz. Ünlü düşünür Sokrat, “sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez” demiştir. Bu sorgulamanın gelişmiş biçimine Platon’da rastlarız. Daha sonra İskenderiye’de Philon’da  felsefi değerlerle dinsel değerlerin aynı hakikatin iki görünümü olduğunu göstermeye yönelik çalışmalarla karşılaşıyoruz.
 
Nedir bu anlayış? Bu, yaşamın değerini sorgulamak, yaşam ne anlama geliyor? Niçin varım? Nasıl varım? Neden varım? değil; hedefim var mı? Ereğim var mı?
Yaşamda eğer belli bir ereğim yoksa, o ereğe bağlı bir niyetim yoksa bu yaşamın anlamı ne? O zaman niye bazı şeyleri yapayım ya da yapmayayım? Beni belirleyecek olan nedir?.
 
Hermetik kökenli düşünce temelli bir tanrı kavrayışı, pozitivist düşünceye göre bir gerileme olarak algılanan ortaçağ düşüncesi ya da tanrı merkezli düşünce, alternatif olarak sunduğum görüşte bir ilerlemedir. Değerlerin öznesi olan insanın değerlerin evrenseller olma düzeyinde, bu evrensel değerlerin öznesi ve yüklemi olarak tanrı kavramı, insan için erek-bilimsel bir aşkın özne olarak yücelme cazibesidir. Yaşamın değerinin sorgulanması ve ona bir yanıt arama anlamında bir ilerlemedir. İnsanın kendini bir değer olarak üretmesinin yolunu seçme anlamında bir ilerlemedir.
 
Antikçağın, mutlak anlam evrendedir yargısına karşın, artık mutlak anlam evrende değil onu yapandadır, tanrıdadır ve anlama onu yapana duyulan kişisel bir inan ile varılabilir. Bu, ortaçağ düşüncesinin en temel özelliğidir. Salt yaşamın kendisini yaşamak anlamında ve nesnesini kavrayan bilimsel bir tutum, nesnesini kavrayan bilinç anlamında yaşayan insan, yaşamı ne için yaşadığını sorgulamaya başladığında, yaşama değer yüklediğinde ya da yaşamdan değer çıkarsama anlamında düşünmeye başladığı zaman kendisini sorgulamanın geçiş aşamasında tanrıyı yaratmıştır. Yani tanrı kavramı aslında öznenin arayışının bir evrensel modelidir. Özne kendini arıyor.
 
Töz felsefesi vardır Antik Yunan’da: Burada sorgulanan, anlaşılmak istenen nesnenin kendisidir; temel amaç nesnenin bilinmesidir; bunun yanında nesneyi bilen,  bilenin bilinmesi konusu o ölçüde önemli ele alınmamıştır.  Descartes kuşkuyu bir yöntem olarak kullanıp düşünceyi  sorgulamaya girişmiştir. Böylece özne felsefesi yöntemli bir biçimde ortaya çıkmış oldu. Bu öyle bir felsefe ki giderek psikolojiyi onun üzerine kurduk. Düşüncenin analizleri, düşünce yoluyla analizler, düşüncenin düşünce üzerine analizleri, bütün bunlar psikolojiyi yaratıyor. Nesnel bilimlerin karşısında sosyal, toplumsal, tarihsel, psikolojik yargıların; sanat üzerine düşüncelerin, sanatın arkasında oluşacak olan felsefelerin kaynağının da Descartes olduğunu söyleyebiliriz.
 
Bilinç bu noktada “ben kimim” sorusunu soruyor. Fakat bu soruyu sorma aşaması birden ortaya çıkmıyor. Daha öncesi var; tanrı temelli, tanrının merkeze oturtulduğu ortaçağ düşüncesi. Eğer bu hamilelik dönemi olmasaydı özne felsefesine geçiş olmazdı.
 
Ortaçağ düşüncesinde tanrı, evrenin yaratıcısıdır, bu yaratma kavramı ilginç. Platon’da biliyorsunuz tanrı kavrayışı var ama onun tanrı kavrayışı düzenleyici tanrı ya da mimar tanrı. Malzeme var, malzeme ezeli, ebedi, mimar tanrı bir akıl, bir nous. O nous geliyor o malzemeye, bir plan doğrultusunda bir gerçeklik kazandırıyordu. O zamana kadar Antik Yunan’da yaratıcı ve yaratma kavramı yok: 
 
Niye yok? Parmanides’te varlık kavramı vardır, yokluk yoktur. Pythagoras’ta bütün evren sayılarla ifade edilir ve sayıların anası “bir”dir, her şey “bir”den çıkmıştır ve tekrar “bir”e dönecektir. Varlık vardır, tektir, yokluk yoktur. Çokluk, birliğin o tekliğinden çıkmıştır. Daha sonra tasavvufu anlatacak olan görüşler, Pythagoras’tan çokca etkilenmiştir. Burada yaratma kavramı yok, hep düzenleme kavramı var, yokluk yok olunca yaratma kavramı yok, çünkü sıfır yok.
 
Yokluk ilk kez Hint düşüncesinde “Nirvana” sözcüğü ile ifade edilen bir kavrayış olarak ortaya çıktı. Bu kavram  matematikte de ifadesini buldu: Sıfır. Sonra Araplar yoluyla bu sıfır Antik Yunan’a aktarıldı ve Antik Yunan’ın o büyük ustalıklarının içine sıfır girdi, çünkü sıfırı bilmiyorlardı. Yaratma kavramı ortaçağın tanrı temelli düşüncesinin en önemli kavramlarından birisidir. Batıya Hıristiyanlık yoluyla giriyor; yaratma kavramını insanlara İsa öğretiyor. O zamana kadar oluşma ya da oluşum var. İsa geliyor; bu başka türlü bir düşünce: Yaratıcı var diyor, işler değişiyor.
 
 

Facebook'ta paylaş   |   Twitter'da paylaş


 | Puan: 10 / 4 Oy | Yazdırılabilir SayfaYazdır

Yorumlar

ümit yılmaz { 30 Ocak 2010 21:17:13 }
Düşüncenin evrilmesinde METOD un önemli bir yeri vardır.Metodsuz düşünmeler ,başıboş yapılanmalar olarak bizim düşüncelerimize şekil verirler .Bu başıboş düşünme kalıpları sonuçta bizi inanılmaz bir BAĞNAZLIĞIN öznesi haline getirir.bunun sonucunda özelliklede ülkemizde yaşanan kısır ,başıboş ,saygısız çekişmelerin içinden kendimizi kurtaramayız.Ben batı metodolojisini bildiğimi sanıyordum, ama sonunda onun yapısının MEKANİK olduğunu gördüm, bunu METİN beyin yazılarında ,sohbetlerin de keşf ettim.Batı metodolojisi içinde bir çok kişi kendine yer bulamayabilir, akademisyen olmak zorunda kalabilir ve kendinizi literal bir yığının bekcisi durumunda bulabilirsiniz,yani ödenen bedel alınan yarardan çoğu kez fazla olabilir.Metin beyin bir metodolojisi var ama MEKANİK değil.Evet bir metod var ama en cahilinden en alimine herkes o metoddan sınırsızca yararlanabilirler.Yani öylesine İNSANCIL BİR METOD ki size bir bedel ödetmiyor,sizi anlamsız bilgi yığınının muhattabı haline getirmiyor,bir hiyerarşi oluşturup sizi akademisyenlerin altında bir yerlere yerleştirmiyor,Yani sizi yeni bir RUHBAN sınıfın kulu kölesi yapmıyor.Hiç bir bedel yok, hiç bir sınıf yok isteyen gelir ve yararlanabilir.Metin beyi bu hassasiyetinden dolayı kutluyorum
Diğer Sayfalar: 1.

 

Yorum Yazın



KalınİtalikAltçizgiliLink  
Simge Ekle

    

    

    

    







Katar ve 'OneLove' kol bandı!!!
O stadyumlar için 6 bin 500 işçi öldü... Nasıl seyredeceksiniz?
Rus füzeleri NATO üyesi Polonya’ya düştü: 2 ölü
İkisi de Hataylı
YUSUF DA GİTTİ...

Almanya Holodomor'u soykırım olarak tanıyacak
Yüz yıllık bir yıkım süreci mi? Yüz yıllık bir kurulum süreci mi?
“SİYAH GÖMLEKLER”İN DÖNÜŞÜ (mü?)
Küba, eşcinsel evliliğe ‘Evet’ dedi
'Erdoğan haber merkezlerini nasıl etkiledi?'

“ Eat. Play. Cash back”
ŞİRİNKFLASYON
Konya kart batağında, Hakkari bankaların takibinde
88 bin milyonerin göç etmesi bekleniyor
İngiltere'de 70 şirkette pilot uygulama: Binlerce işçi haftada 4 gün çalışacak

Avrupa’nın ardından ABD’de maymun çiçeği virüsü alarmı
Ötenazi makinesi “Sarco” İsviçre’de yasal oldu
Yananlar
Zorbalık Nedir? Zorba Kimlere Denir?
Kendisini ahşap kutuda Avustralya’dan Britanya’ya postalayan arkadaşlarını arıyor.

YENİDEN E-KİTAPLARIMIZLA
Peter Gerasimon’un Avustralya Güzelliklerini Gösteren 21 Tablosu
“KOŞARAK GELDİM, ÇORABI DELDİM”
NECO’YU NASIL BİLİRSİNİZ?
Sevdakeş – Şiire Dönüşen Şair

O kadar da şey etmeyin yani
Sandık Lekesi
Seni Kaldır Beni Kaldır…
Yenilenmek
Injured

Avustralya tehlike altındaki türleri korumak için kolları sıvadı
Akdeniz’e Türkiye’den günde 144 ton plastik atılıyor
Avustralya’nın doğası hiç olmadığı kadar tehlike altında
Dünya 2,4 derecelik bir sıcaklık artışına doğru gidiyor
Türkiye iki yıl içinde susuz kalacak.

Su ve deterjan olmadan çalışan bir çamaşır makinesi
Akıl okuyabilen robot tasarladılar
Sanal Gerçeklik, Artırılmış Gerçeklik , Metaverse, Sanal Uzay Nedir?
Apple'dan iPhone Uygulamalarına Dev Zam: 1 Dolarlık Uygulama 17 TL Oldu
Yapay Et Şirketi Üretime Hazırlanıyor

UÇAN KÜÇÜK ŞIRINGALAR
Kanser hücrelerini öldüren virüs hastalar üzerinde olumlu sonuç verdi
Çin'de havadaki Covid-19'u tespit eden maske geliştirildi
Orta Çağ'da Bir Mühendislik Dehası Cezeri
Tarihi değiştirecek yazıt… İlk kez geçiyor

Türkiye'den AB’ye ilticalarda rekor artış
Umut yolunda 29 bin ölüm
Dünya genelinde 771 milyon kişi okuma yazma bilmiyor
Türkiye’de en mutlu insanlar Ege’de yaşıyor
Yoğun zihinsel faaliyet neden yorgunluğu tetikliyor?

AFTER MATCH (MAÇTAN SONRA)
KÂBUS
Gönül makamından Gülizar’a seyir
GÖS-TERİ
ÖZLÜ SÖZLER, ÖZDEYİŞLER

BÜYÜME
GÖLGE ETME
Kellim Kellim Layenfa
Türlü Derde Deva
UZUN MEHMET

Amerika’da Ayrımcı Politikalar ve Siyahi Mücadele Tarihi
Dünyanın İlk Destan Kahramanı: Gılgamış
Antik Çağlarda Kendi Memleketlerine Karşı Savaşan Paralı Askerler
Sümer Atasözleri ve Özdeyişler
Museviliği benimsemiş tek Türk devleti : Hazarlar


kose yazarlari En Cok Okunanlar
Son 30 günde en çok okunanlar
En Cok Okunanlar










Basa git