|
|
Nükleer Düşünce SuçuKategori: Dünya | 0 Yorum | Yazan: Gündoğdu Gencer | 22 Şubat 2009 07:26:05 Savaşta atom bombası bir tek ABD tarafından 1945 yılında Hiroşima ve Nagasaki kentlerine atıldı ve bu kentler haritadan silindi. Daha sonraki yirmi yıl içinde başka ülkeler de nükleer silâh teknolojisi geliştirdiler.
ABD, SSCB ve İngiltere’nin “Nükleer Silâhların Yayılmaması Sözleşmesi” imzaladığı anlaşma imzaya açıldı ve 1968’de Fransa ve Çin, daha sonra da 59 ülke bunu imzaladı. İsrail, Hindistan ve Pakistan bu anlaşmayı imzalamadılar. Anlaşma, özetle, o ana kadar elinde nükleer silâh bulunan ülkelerin bu silâhları yok etmesini öngörmüyor, ama bu teknolojiye sahip olmayan ülkelerin nükleer silâh teknolojisini edinmelerini yasaklıyordu. O günden bu güne birçok ülke nükleer silâh denemeleri yaptı ve İsrail hiçbir zaman elinde nükleer silâh bulunup bulunmadığını resmen açıklamadı. Sözleşme doğru olarak nükleer silâhların yayılmasının insanlık için büyük bir tehlike oluşturduğunu belirtirken, haksız olarak nükleer devletlerin (ABD, SSCB, İngiltere, Fransa ve Çin) sahip oldukları büyük askerî (ve dolayısıyla politik) avantajı ortadan kaldırma yönünde hiçbir pratik uygulama getirmemekteydi. Sabık başkan Gerzek Bush’un “şer ekseni” ilân ettiği ülkeler Kuzey Kore ve İran ve Irak’tı. 1981’de İsrail Irak’taki Osirak nükleer reaktörünü “bu reaktör Hiroşima’ya atılan bomba büyüklüğünde bir atom bombası üretebileck kapasitededir” diyerek bombaladı. Kuzey Kore yaptırımlar uygulanarak “yola getirilmeye” çalışılıyor ve şimdi hedef İran. İran’daki şeriat rejiminin savunulacak yanı yok ve devlet başkanı İsrail’in varolma hakkı bulunmadığını bas bas bağırıyor. Ama öte yandan 1986’da İsrailli teknisyen Mordechai Vanunu’nun açıkladığı gibi İsrail’de nükleer silâhlar var. İş gelip “biz iyiyiz, bizde nükleer silâhlar bulunabilir, siz kötüsünüz, sizde nükleer silâhlar bulunmamalı” mantığına dayanıyor. Bu, çifte standarttan da öte, insanları, devletleri “iyi niyetli-uygar”, “kötü niyetli-vahşi” diye ayırma üzerine kurulu bir mantık. Türkiye’de fikir suçu içeren 141., 142. ve 163. TCK maddeleri kaldırıldı. İlk ikisi komünist bir rejim kurma fikrini ve bu yolda propaganda yapmayı, üçüncüsü de şeriat devleti kurma fikrini ve bu yönde propaganda yapma suçunu içeriyordu. Bunların kaldırılması “demokratik bir ülkede fikir suçu olmamalı” temeline dayanıyordu ve elbette doğruydu. Ancak fikir suçu olmamalı diyen kerameti kendinden menkûl ülkeler Nazilerin II. Dünya Savaşında 6 milyon Yahudiyi öldürdüğünü kabul etmemeyi “Holocaust Denial” adı altında suç ilân ettiler, bunu ileri süren tarihçi David Irving’e Avustralya’ya gelmesi için vize verilmedi, Piskopos Williamson’ın başı bu yüzden belâya girdi. Birçok ülke 1915’teki Ermeni olayının “soykırım” olmadığını söylemeyi de suç kabul etti. Fikir ve ifade özgürlüğü yalnızca aklınıza yatan fikirlere özgürlük tanımak değildir, size son derece ters, aykırı, yanlış gelen fikirlerin de özgürce ifade edilebilmesidir. Fikir özgürlüğüne dayanarak Yahudi soykırımının olmadığını iddia eden İran devlet başkanı acaba İran’da Kuran’ın Allahın kelâmı olmadığını ileri sürmeye cesaret eden birisine yaşam hakkı tanır mı? Bırakın bunu, Sayın Muhammed’in karikatürleri yüzünden Danimarkalı karikatüriste gösterilen tepkiyi, Salman Rüşdi’ye çıkarılan idam fermanını hatırlayın. Cinayet işlemeyi düşündüğünü ifade eden birisi cezalandırılabilmeli mi? “Ne yâni bırakalım cinayet işlesin, ondan sonra mı harekete geçelim?” mantığı insanların düşüncelerini kontrol edebilme yoluna döşenen ilk taştır. O insanı düşüncesinden dolayı cezalandırırsanız, bunun bir sonraki adımı “1984” yazarı George Orwell’in ustalıkla anlattığı “düşünce polisi” olur. Daha da ileri giderek insanların genlerini inceleyip o insanda suç işleme eğilimi olup olmadığına bakar, böyle bir eğilim varsa o insan herhangi bir suç işlemeden kendidini cezalandırır ya da ortadan kaldırırsınız. Bireysel düzeydeki bu sorunları uluslar düzeyine taşıdığımızda Gerzek Bush’un Irak’a saldırmak için kullandığı mantık karşımıza çıkar. “Saddam’ın nükleer silâhları yoktu ama bunları geliştirmeye niyeti vardı” deyip ülkeyi taş devrine geri gönderirsiniz. Kuzey Kore veya İran’ın niyeti bozuk diye bu ilkelere saldırmaya hazırlanırsınız. Bush’un dışişleri bakanı Rice gibi “ne yâni, New York’un üzerinde atom bombasının mantar bulutunun yükselmesini mi bekleyelim?” dersiniz. Tabii elimizi kolumuzu bağlayıp o insanın cinayet işlemesini, ya da İran’ın İsrail’e atom bombası yollamasını beklememeliyiz. 1950’lerden 1990’lara kadar süren soğuk savaş döneminde M.A.D. (Karşılıklı İmha Garantisi) adıyla bilinen bir kuram vardı. ABD’nin ve SSCB’nin teknolojileri o denli gelişmişti ve ellerinde o denli çok nükleer silâh vardı ki, birinin ötekine nükleer silâhlarla saldırması durumunda öteki de ona saldıracak ve her iki taraf ta (ve bu arada dünyanın yüzde 90’ı da) mahvolacaktı. Bu çılgın (MAD) denge iki tarafı da ötekine saldırmamaya zorladı ve “nükleer caydırma” dünyayı bir nükleer savaştan korudu. Bugün Sovyetlerin çökmesinin ardından tek süper güç olarak kalan ABD’nin her türlü dayatmasının ardında söylenmeyen ama herkesin pek iyi bildiği “abanın altındaki sopa” yâni nükleer gücü yatmaktadır. MIRV adıyla bilinen silâhlardan yalnızca bir teki Hiroşima’ya atılan bombanın 230 katı güçte imha gücü taşımakta ve bu silâhlardan yüzlercesi bugün ABD’nin elinde bulunmaktadır. Einstein’ın “3. Dünya savaşının hangi silâhlarla olacağını bilemem ama 4. Dünya savaşı sopalarla, taşlarla olacak” dediği unutuldu, gitti. Ahmedinejad gibi fanatiklerle baş etmenin yolu tehditler ve saldırı değil, çifte standartlardan içtenlikle vazgeçip, ABD’nin ve İsrail dahil nükleer silâhlara sahip her ülkenin bunları ortadan kaldırma yolunda ciddi adımlar atmasıdır.
YorumlarHenüz Yorum Yazılmamış Yorum Yazın
|
| Tüm Yazarlar |
|